İçeriğe geç
  1. Uzmanlar
  2. Hidayet ÇALIŞKAN
  3. Blog Yazıları
  4. YETİŞKİNLİKTE VE ÇOCUKLUKTA TOKSİK EBEVEYNLERİNİZ OLDUĞUNU NASIL ANLARSINIZ?

YETİŞKİNLİKTE VE ÇOCUKLUKTA TOKSİK EBEVEYNLERİNİZ OLDUĞUNU NASIL ANLARSINIZ?

YETİŞKİNLİKTE VE ÇOCUKLUKTA TOKSİK EBEVEYNLERİNİZ OLDUĞUNU NASIL ANLARSINIZ?

Yetişkin halinizle

  • Ebeveynleriniz size hala çocuk gibi davranıyor.
  • Çocuk gibi seviyor
  • Sınırlarınızı ihlal ediyor
  • Aile yaşantınıza müdahale ediyor
  • Fazla korumacı davranıyor
  • İstediklerini yapmanız için duygu sömürüsü yapıyor, size kendinizi suçlu hissettiriyor.
  • Para vererek
  • Para vermeyerek
  • Sizi manipüle ediyor
  • Ebeveynlerinizle bir araya geldikten sonra yoğun fiziksel ağrılar veya duygusal çökkünlük hissediyorsunuz.
  • Bir araya gelmek size iyi hissettirmiyor.
  • Ebeveynlerinizin beklentilerini hiçbir zaman karşılayamayacağınızı hissediyorsunuz.
  • Asla onların istediği mükemmel / hayırlı / başarılı / becerikli / duyarlı çocuk olamadınız.
  • Ebeveynlerinizin kendi hayatı var ve siz o hayatın hiçbir yerinde yoksunuz.
  • Sizi aramıyor, sormuyor.
  • Görmek istemiyor.
  • Duygularınızı yok sayıyor.
  • Artık bir yetişkin olduğunuz için anne babalık görevinin bittiğini düşünüyor.


Diyelim ki; toksik bir ailede yetiştiniz; ama bunu o kadar normalleştirdiniz ki içinizdeki yaraların farkında değilsiniz. Ya da farkındasınız; ama bir türlü  içinizdeki öfkeyi, hayal kırıklığını, üzüntüyü engelleyemiyorsunuz.

Artık bir yetişkinsiniz ve ailenizle belki de çok sıkı bir ilişkiniz olduğunu düşünüyorsunuz. Peki bu sıkı ilişki sağlıklı bir ilişki mi? Yoksa sizi büyümekten, gelişmekten alıkoyan, kendi çekirdek ailenizdeki huzurunuzu bozan bir ilişki mi? Ya da ailenizle hiçbir ilişkiniz yok mu?

Eğer paylaşımdaki sorunları yaşıyorsanız muhtemelen toksik ebeveynlere sahipsiniz. Sağlıklı ve gerekli olan dengeli, herkesin sınırlarını koruduğu, birbirinin sınırlarına saygı duyduğu, birbirine gönülden bağlı fakat birbirinden bağımsız bir ilişki kurabilmek. Biliyorum zor. Özellikle bizimki gibi bazı kültürlerde daha da zor.

Çocukların büyüdüğünü kabul etmemek, çocukken var olan bağımlı ilişkiyi sürdürmeye çalışmakta inat etmek, hayatlarına her türlü müdahaleyi kendine hak görmek birinci madde. Çocuk büyüdükçe anne babanın kontrolünün ve müdahalesinin azalması esas. Büyüdükçe kendi kararlarını verebileceğine inanmak, doğru kararlar alabildiğine güvenmek şart. Bu anne babaların en çok söylediği cümle “ben anneyim/babayım, sen de anne/baba olunca anlarsın”dır. Evet o çocuk anne/baba olunca anlar ama bu sağlıksız ilişki modelini aktarmamayı seçerse gelecek nesillere büyük bir iyilik yapmış olur.

Burada tabii önemli bir nokta anne babanın kendi hayatının olması, kendini sadece çocuklara, torunlara adamamış olmasıdır. Çünkü sadece çocuklara ve torunlara adanmış bir hayat beklentileri çoğaltır. Birbirine girmiş hayatlarda sınır koymak, sınırları korumak zorlaşır.

İkinci madde yetişkin olup anne babasıyla para ilişkisi olan kişiler için geçerli. Toksik anne baba bu maddi gücü çocuklarına istedikleri yönde davranmaları için bir manipülasyon aracı olarak kullanır. Onların istediği davranışları sergilemeyince parayı vermemekle tehdit ederler. Örneğin onların onayladığı kişiyle evlenirlerse ev alacaklarını söyleyebilirler. Çocukları olan kişi onaylamadıkları biriyle evlenirse “gider kirada oturursun, ne haliniz varsa görürsünüz” diyebilirler. Yetişkin olan çocuk da kendi içine sinen kararları değil; anne babasının onaylayacağı kararları alır ve asla kendi hayatını yaşayamaz, kendini gerçekleştiremez.

Benim söylediğim anne baba çocuk arasında hiç para ilişkisi olmasın değil; gerekiyorsa olabilir; ama bunu bir güç faktörü olarak kullanmak yanlıştır. Özellikle aile işletmelerinde para ilişkilerini sıklıkla görüyoruz. Bu ilişki anne babaya çocuklarının hayatını yönetme hakkını vermez.

Üçüncü maddede toksik ebeveynlerin beden üzerindeki olumsuz etkilerinden bahsettim. Onlarla bir araya gelince yargılayıcı tavırlarından ya da genel olarak etiketleyen, eleştiren, beklenti dolu, öfkeli, sevgisiz ortamdan dolayı ruhunuzun yorulduğunu hissedebilirsiniz. Migren ağrıları, omurga ağrıları, duygusal çökkünlük hissedebilirsiniz.

Toksik ebeveynlerin beklentileri bitmez. Bu ebeveynler asla “seninle gurur duyuyorum” demez. Çocuk ne yaparsa yapsın hep yetersizdir. Başkalarının çocuklarından övgüyle bahsederken kendi çocuklarının hep olumsuz yönlerini ön plana çıkarırlar. Bilmem kimin kızı bilmem nereye müdür olmuş, şu kadar maaş alıyormuş. Bilmem kimin oğlu çok iyi bir evlilik yapmış, gelinleri çok saygılıymış vs. Hep bir kıyaslama içindedirler. Kendi çocuklarının iyi yönlerini bilseler de söyleme gereği duymazlar. Hatta bazen çocuklarının yüzüne bile “yetiştiremedik biz seni” “olmadı, hayırlı çıkmadın sen” diyebilirler. Bunu duyan yetişkin kişi yeterince kendine güveni yoksa kendinden şüpheye düşer, hayatta kendini başarısız ve gereksiz hisseder.

Az önce ebeveynler kendini çocuklarına fazla adarsa sınırlar ihlal edilir, toksik etki yapabilir demiştim ya; bunun tam tersinde ebeveynler çok fazla kendi hayatını yaşıyor ve çocuklarına hiç yer açmıyorlarsa da aynı toksik etki olabilir. Ay öyle anne baba var mı dediğinizi duyar gibiyim; ama var. Çocukluktaki ihmalkar anne babalar yetişkinlikte de çocuklarını hiç aramayan sormayan, görme talebinde bulunmayan insanlara dönüşebilirler. Ya da “ben büyüttüm, artık kendi başının çaresine baksın, benim görevim bitti” diye düşünebilirler.

Gerçek şu ki; çocuklar kaç yaşında olursa olsun, birer yetişkin de olsalar her zaman anne babalarının onayını, kabulünü, takdirini görmek, duymak, hissetmek ister. Çocukluktan itibaren bu ihtiyaçlar doyurulduysa, zaten güvenli bir ilişki kurabildilerse zaten kendine güvenli bir yetişkin olarak büyür ve kimden gelirse gelsin kendini her türlü toksik davranıştan korumayı bilir. Ancak zaten toksik ebeveynlerle büyüyen bir insan yetişkin olarak da bu toksik ortam içinde kalırsa içinde hep bir mutsuzluk, yetersizlik, çaresizlik hissedecektir.

Ne dersiniz? Bunları okumak sizde hangi duyguları oluşturdu?

Amacım anne babaları suçlamak değil; gelecek nesillerde sağlıklı ilişkiler kurabilmek için rehberlik etmek.

Bir yetişkin olarak anne babanızla ilişkinizde neler yaşıyorsunuz? Paylaşırsanız çok sevinirim. İçten sevgilerimle…



Çocukluğunuzda Toksik Ebeveynleriniz Olduğunu Nasıl Anlarsınız?

Çocukluğunuzda

  • Ebeveynleriniz size değersiz hissettirdi. Duygusal tacize maruz kaldınız.
  • Salak!
  • Ne beceriksizsin!
  • Off! Bıktım senden!
  • Sizi “disipline etmek” için fiziksel şiddet uyguladılar.
  • Kızınca tokat atmak
  • Canınızı acıtarak sürüklemek
  • Uzaklaştırmak için itmek, tekmelemek


  • Öfkelendiğinizi ya da rahatsız olduğunuz şeyleri ifade edemezdiniz. Onların tepkilerinden korkardınız.
  • Duygularınızı ifade edince kızdılar
  • Sizi terk etmekle tehdit ettiler
  • Sevgilerini geri çektiler. (küserek, surat asarak, odayı terk ederek)
  • Henüz çok küçükken onlarla ilgilenmek zorunda kaldınız.
  • Duygusal iniş çıkışlarında siz destek oldunuz.
  • Anne/babanız çok alkollü olduklarından başınızın çaresine baktınız.
  • Kavga edip eşyalara, birbirlerine zarar verdiler ve siz ilgilenmek / toplamak / temizlemek zorunda kaldınız.
  • Size yaptıkları kötü şeyler hakkında sır tutmanızı istediler. (fiziksel / cinsel taciz gibi)
  • Bu aramızda sır olarak kalacak.
  • Anne/Babalar böyle şeyler yapabilir.
  • Aile içinde olanlar kimseye anlatılmaz.

Beni tanıyanlar biliyor, ebeveynlik yolculuğunda hep kendimizi affetmemizi, bir yanlış yaparsak tamir etmemizi savunanlardanım. Tabii ki hepimiz insanız ve hatalar yapabiliriz. Ama bazı hatalar var ki; bunlar hiç yapılmamalı.

Özellikle son günlerde Elmalı Davası gibi haberler sonrasında bazı insanların hiç ebeveyn olmaması gerektiğini düşündüğüm zamanlar oluyor. Kan dondurucu Elmalı Davası ilk de değil; hepimiz biliyoruz ki ne yazık ki son da olmayacak. Bu tür haberler karşısında ister istemez ümitsizliğe kapılıyorum; ama sonra yeni nesillerde bir fark yaratabilmek için çalışmaya devam etmek gerek diye kendimi toparlamaya çalışıyorum.

Bilinçlenmek, bizlere çocukken yapılan hataları kendi çocuklarımıza aktarmamak için hiçbir zaman geç değil. Paylaşımda aktardığım bazı davranışlar çok sık gözlemlediğim şeyler. Özellikle hakaret etmek, fiziksel şiddet uygulamak, duygusal şiddete maruz bırakmak anne babaların kendi duygu regülasyonunu yapamaması sonucunda karşılaştığımız durumlar. Bunun sonucunda da duygu regülasyonunu öğrenemeyen ve dolayısıyla davranış problemleri gösteren çocuklar çıkıyor karşımıza. Böyle çocuklara ebeveynlik yapmak daha zorlayıcı oluyor, anne babalar zorlandıkça toksik davranışları daha da fazla ortaya koyuyor ve böylece bir kısır döngü yaşanıyor.

En kötüsü de yani toksik ebeveynleri “toksik” yapan şey bunları yapmaya hakları olduğunu düşünmeleri. Ortada bir haksızlık görmediklerinden sonrasında özür dilemek, ya da tamir etmek için bir motivasyonları da olmuyor. Dolayısıyla hasar kalıcı hale geliyor. Bunları sürekli yapıp, her yaptığında nasıl olsa tamir ederim diye düşünmek de bir çözüm değil. Bu davranışları yapmamak üzere kendimizi iyileştirmemiz gerekiyor.

Çocukluğunuza dönüp baktığınızda bu davranışların kendinize yapıldığını anımsıyor musunuz?

Evet, bana yapıldı, ben de çocuğuma yapıyorum dedikleriniz var mı?

Ya da evet bana yapıldı; ama ben sonuçlarını yaşadığım için asla kendi çocuğuma yapmam dedikleriniz var mı?

Şiddet deyince genelde fiziksel şiddeti düşünüyoruz; ancak duygusal şiddet de fiziksel şiddet kadar yaralayıcı çocuklar için. Bir ömür boyu benliklerini zedeleyen sonuçları var. Geçen yazıda sözcüklere yansımasını ele almıştık. Şimdi de davranışlarımıza ve ebeveynlik tarzımıza yansımasını konuşacağız.

  1. Çocuğu kendi malı ve uzantısı olarak görürler. – Toksik anne babalar çocuklarını fazla sahiplenerek kendi malı gibi üzerinde hak iddia ederler. Kendi yaşam tarzlarını, kendi doğrularını, kendi inançlarını mutlak doğru olarak kabul edip çocuğa da bunu empoze etmeye çalışırlar. “Benim çocuğum böyle dans etmez”, “Benim çocuğum zayıf not almaz”, “Benim çocuğum beni üzmez” gibi kendi yakıştırdıkları davranış kalıplarını ve mükemmeliyetçi beklentilerini çocuğun üzerine yüklerler. Böyle ailelerin çocukları hiçbir zaman kendi özgün benliklerini bulamaz, kendilerini gerçekleştirecek alan bulamazlar. Bazen de kendi hayallerini, isteklerini ve ideal yaşam hedeflerini çocukların üzerinden gerçekleştirmeye çalışırlar. Örneğin kendi Anadolu Lisesi kazanamamıştır, çocuğuna kazanması için baskı yapar. Tenis öğrenmek hep içinde kalmıştır, çocuk istemese de mutlaka onu tenis kursuna yazdırır ve devam etmesi için baskı yapar. Bu anne babaların söylediği cümle “Ne var? Kötü bir şey mi istiyorum? Çocuğum için en iyisini istiyorum”dur.. Tabii ki Anadolu Lisesi kazanmak ya da tenis öğrenmek kötü şeyler değil ama buradaki sıkıntı çocuğa kendi yetenekleri ve istekleri doğrultusunda alan açmayıp kendi isteklerini empoze etmektir. Çocuklardan da sıklıkla “ben sen değilim” savunmasını duyarız. Kendi tercihlerini yaşamak istese de çocuk çoğu zaman anne babasını üzmemek, hayal kırıklığına uğratmamak adına boyun eğer. Bazen de gizlice kendi istediklerini yapmaya çalışır; çünkü paylaşırsa asla kabul görmeyeceğini bilir. Ama o zaman da suçluluk duygusu içini kemirir. İç huzuruyla kendi seçimlerinin sonuçlarını yaşayamaz.


  1. Sınır tanımazlar – Toksik ebeveynler çocuklarının sınırlarına saygı duymazlar. Kendi sınırları da yoktur. Çocuk giyinirken odasına dalmak, tuvalette/banyoda bile içeri girmek, günlüklerini okumak, özel eşyalarını karıştırmak, arkadaşlarından çocuğu hakkında gizlice bilgi almak gibi davranışları kendilerine hak görürler. Çocuklarının özel hayatını, sadece kendisiyle güven içinde paylaştığı duygu ve düşüncelerini başkalarına rahatça anlatırlar. Çocuk bunları duyunca annesine/babasına güvenemeyeceğini, hayatıyla ilgili önemli bilgileri paylaşmaması gerektiğini hisseder. Derin bir yalnızlıkla birlikte anne/babasına bile güvenemiyorsa hayatta kimseye güvenilemeyeceğini düşünür. Sınır tanımayan ailelerde “ben” diye bir şeyin varlığına izin verilmez. Kimsenin bağımsızlığı ve ayrı bir hayatı, hobileri olmasına izin verilmez. Sürekli hep birlikte hareket edilmesi, aynı şeylerden keyif alınması beklenir ve bu empoze edilir. Çocuk kendine ait bir zaman ayırmak isterse bunun için suçlanır, dışlanır, duygu sömürüsü yapılır. Böylelikle kimsenin kendine ait bir dünyasının olamayacağını, ailenin bağımlı ilişkilerle bir arada kalabileceğini öğrenir. Yetişkinlik hayatında da bunu modellemiş olduğundan çekirdek ailesinden bunu bekleyebilir ya da bu durumdan çok sıkılarak bir savunma mekanizması geliştirir ve böyle olmaması gerektiğine de inanabilir. Sınır tanımayan toksik ailelerde çocuk yetişkin olup kendi evinde olsa bile çat kapı gidilebilir; çocuk misafirim var ya da işim var dese bile özel hayata saygı duyulmadığından dolayı içeri girip özel alana müdahale edilir. Farklı şehirdeyse de habersiz gelip ne kadar kalacağı belirsiz bir süreyle o evde kalmak kendine hak görülebilir. “Ne var ki kızımın evi, oğlumun evi” mantığı vardır. Kızının ya da oğlunun özel alanının ya da hayatının olması önemsizdir.
  2. Ellerindeki güçle manipüle ederler – Anne babaların doğal olarak çocukları üzerinde bir güçleri vardır. Maddi kaynaklar en küçük yaştan itibaren önemli bir güç kaynağıdır. Toksik ebeveynler var olan güçlerini çocuğu manipüle etmek için kullanırlar. Bu sınavı geç sana tablet alalım, üniversitede şurayı kazan sana araba alalım gibi kendi istediklerini yaptırma yöntemleri kullanırlar. “Bir anne babanın çocuğuna araba almak istemesinde ne sakınca var, keşke imkanı olsa da herkes alsa” diyebilirsiniz. Buradaki sıkıntı çocuğa bu maddi ödüllerin koşullu sunulmasıdır. Çocuklarının sevgisini ve ilgisini satın aldıklarını düşünen anne babalar var. Onlara bırakacaları miras için yaşlılıklarında kendilerine bakmaları ya da iyi davranmalarını bekleyen anne babalar tanıyor musunuz? Özellikle maddi olarak yetişkinlikte çocuklarına destek olmaya devam eden ya da bir aile işini çocuklarının devam ettirdiği toksik anne babalar kendisinin istediği gibi davranmazsa bu maddi desteği kesmekle tehdit ederler. Böylece çocuklarının onların istediği doğrultuda bir hayat yaşamalarını, belki onların doğru bulduğu kriterde bir eş seçmelerini sağlayarak seçimlerini manipüle ederler. Bu manipülasyon maddi kaynakla olmak zorunda değil, toksik aileler psikolojik olarak da manipüle eder çocuklarını. Örneğin çocukları onaylamadığı bir kişiyle arkadaşlık ederse küser, her hafta pazar kahvaltısına gelmezse surat asar, onun istediği davranış kalıplarına uymadığında kapris yapar, duygu sömürüsü yapar vs. Bu davranış modeli çocukta bir yorgunluğa yılgınlığa sebep olur. Anne babayla iletişim keyifli bir zaman alışverişi olmaktan çıkar, bir zorunluluk haline gelir. Çocuk kendi özgün varlığıyla kabul görmediğini, sevilmediğini, değerli olmadığını bilir.
  3. Fazla kontrol ederler – “Sen hala benim bebeğimsin” “Çocuklar annelerinin/babalarının gözünde büyümez” Bu ebeveynler yaşı kaç olursa olsun çocuğa çocuk gibi davranmaya devam ederler. Çocukken uyguladıkları kontrol mekanizmalarını hiç bırakmazlar. Savunmaları da “sen benim gözümde hala çocuksun, anne/baba olunca anlarsın”dır. Bu düşünceyi fikren anlasam da pratikte bu davranış şeklinin çocuğa zarar verici ve sağlıksız olduğunu bilmenizi ve görmenizi isterim. Tabii ki çocuğa duyulan sevgi ilk yıllardaki kadar derin ve sonsuz; ancak nasıl çocuk büyürken onların üzerindeki kontrolümüzü zaman içinde azaltmamız ve onların özerkliğine alan açmamız gerekiyorsa büyüyüp yetişkin olduklarında da onları yetişkin olarak görmek, artık kararlarına güvenmek, onları kontrol etme içgüdüsünü bırakmak gerekiyor. Yani çocuğu kontrol değil; anne babanın kendisini kontrol etmesi gerekiyor. Toksik anne babalar çocuklarının yetişkin olduklarında bile doğru kararlar alabileceğine güvenmez, sürekli sorgular, yargılar ve kendi doğru bildiklerini empoze ederek çocuklarının hayatlarını kontrol etmeye çalışırlar. Bu çocuklar ne karar alırlarsa alsınlar kabul görmeyeceklerini bildiklerinden ya gizli işler çevirirler ya da tamamen boyun eğip bağımlı kişiler haline gelirler.
  4. Bencil davranırlar – Bunlar da ihmalkar, kendi hayatına öncelik veren tipte toksik anne babalardır. Hayattaki yapılması gerekenler listesinde bir maddeyi daha tamamlamak için çocuk sahibi olmuşlardır. Çocuk sahibi olmanın sorumluluğunun farkında değillerdir. Çocuklarının hiçbir duygusal ihtiyacını karşılamazlar. Hiçbir ihtiyaç anında yanında olmazlar. Hep kendi işleri, kendi programları, kendi duygusal sorunları, kendi ihtiyaçları vardır. Hatta çocuklarından ilgi, sevgi, şefkat, saygı beklerler. Böyle anne babaların çocukları çok küçük yaşta kendi hayatlarının sorumluluğunu almak zorunda kalırlar hatta anne babalarına bakım vermek durumunda bile kalabilirler. Hiçbir zaman çocukluklarını yaşayamazlar. Bazen anneanne/babaanne bakımında olabilirler ya da ailenin maddi durumu elverişliyse bir bakıcı ile büyüyebilirler; ama o durumda da bakım verenin zaman zaman değişmesi ve anne babanın sevgi yoksunluğu nedeniyle ciddi güvensiz bağlanma sorunları yaşayabilirler.
  5. Hep borçlu hissettirirler – Bu tip anne babalar sürekli yaptıkları fedakarlıkları, verdikleri emeği, harcadıkları parayı çocuğa ifade ederek çocuğun kendisini borçlu ve minnettar hissetmesini isterler. “Seni tek başıma ne zorluklarla büyüttüm” “Seni ben okuttum” “Sizin için saçımı süpürge ettim” “Bu kötü evliliğe sizin için katlandım” gibi cümleleri sıklıkla söylerler. Aslında bu da manipüle etmelerinin bir yöntemidir. Genelde bu tip cümleler çocuklarından bir şey istediklerinde ortaya çıkar. Çocuğun kendini borçlu ve minnettar hissederek onların istediği yönde karar almasını sağlamaya çalışırlar. Bir kız çocuk dünyaya getirmenin onlara yaşlanınca bakması anlamına geldiğini düşünen pek çok anne babaya rastladım. “Ben sana baktım, yaşlanınca da sen bana bakacaksın” dayatmasına çok küçük yaşlardan başlarlar. Böyle söyleyerek çocuğa aileye karşı bir sorumluluk hissi verdiklerini düşünseler de aslında çocuğa hissettirdikleri şey bu değildir.
  6. Mükemmeliyet çıtaları çok yüksektir – Bazı toksik ebeveynler her şeyi kendilerinin çok mükemmel yaptığını düşündükleri ve kendi doğrularına gönülden inandıkları için çocuklarından da bu standartlarda davranışlar beklerler. Örneğin çok titiz ve mükemmeliyetçi bir anne çocuğunun yatak düzeltmesini beğenmez. Çocuk bir yapar, iki yapar her defasında beğenilmediğini görür, annesi arkasından kendi mükemmel standardında düzeltir. Düzeltirken de “yok öğretemedim ben size, olmadı, içinde yok zaten senin” filan gibi eleştirel, yargılayıcı cümleler kurar. Çocuğun içinde bir daha deneme hevesi kalmaz. Veya işinde çok başarılı olmuş bir baba aile işinde çalıştırdığı oğluna rehberlik edip işi öğretmek yerine sürekli eleştirir, her yaptığını yargılar, hakaret eder ve zamanla çocuk bırakın işi öğrenmeyi, o işin kapısından girmek dahi istemez. Toksik ebeveynler hatayı asla kendinde aramaz. Suçlu, beceremeyen, değersiz ve yetersiz olan her zaman çocuktur. Bu çocuklar bilirler ki ne yaparlarsa yapsınlar asla anne babalarını memnun edemezler, onların standardında bir başarı yakalayamazlar. Zaman içinde kendi başarılarını değersiz görürler; çünkü anne babalarından onay almaları mümkün değildir. Kendilerini küçümserler. Yaptıkları hiçbir işin övgüye layık olmadığına inanırlar.
  7. Fazla müsamaha gösterirler – Yukarıdaki mükemmeliyetçi toksik ebeveynlerin tam tersi olan bir tip daha var ki; onlar da çocukları ne yaparsa yapsın şak şak şak, bravo, süpersin, muhteşemsin diyerek çocuğu çok fazla pohpohlarlar. Çocuk ne yaparsa yapsın alkışlanmayı, onaylanmayı bekler. Gerçekçi bir dünyada yaşamaz. Bu evlerde kurallar, sınırlar pek yoktur. Çocuğa her istediği verilir, ağlamasına kıyılmaz, kafasını sehpaya vursa sehpa suçludur, arkadaşına vurduysa arkadaşın ne yaptı da hak etti diye sorulur. Çocuğun hiçbir hareketinin sorumluluğu alması beklenmez. Hep başkaları ve çevre suçlanır, çocuk göklere çıkarılır. Bu durum çocuğa aşırı bir özgüven verir ve kendini davranış bozuklukları ve sosyal ilişki bozukluklarıyla kendini ortaya koyan kişilik bozukluklarına sebep olur. Empati kuramaz, kurallara uymaz, saygı göstermez, eleştiri kaldırmaz, hatasını kabul etmez, saldırgan tepkiler verir.

Tüm toksik ebeveynlerin çocuklarının güvensiz bağlanma yaşamaları ve kendilerini iyileştirmek için çalışmadıkları sürece ilişki sorunları yaşayacaklarını söylemek yanlış olmaz. Pek çoğumuz yaşadığımız sorunların yetişirken maruz kaldığımız toksik ebeveyn davranış modellerinden kaynaklandığının farkında bile olmayabiliriz.

Kendi anne babanızda ya da evlendiğiniz kişinin anne babasında bu davranışları ve sonuçlarını yaşıyor olabilirsiniz. Artık bir önceki jenerasyonun değişmesi zor olabilir; keşke kendileri fark etse ve bu yanlışlardan psikolojik destekle dönmeleri mümkün olsa. Bizim elimizden gelen sadece bu davranış modellerinin kendimizdeki yansımalarını fark etmek, kendi yaralarımızı sarmak, iyileşme yolculuğunda çaba göstermek ve böylece bu toksik modelleri kendi çocuklarımıza yaşatmamak.

Ne dersiniz? Yapabilir miyiz?

Daha sağlıklı nesiller yetişmesi için elimizden geleni yapmaya devam ederken bence bunu her şeyden çok sevdiğimiz çocuklarımıza borçluyuz.

Bu davranış modelleriyle ilgili deneyimleriniz nasıl?

Bu yazıyı okumak size neler düşündürdü? Neler hissettirdi?

Benimle paylaşırsanız çok sevinirim. İçten sevgilerimle… (Kaynak:ailedeiletisim.com)


Yayınlanma: 30.08.2024 18:04

Son Güncelleme: 30.08.2024 18:04

Psikolog

Hidayet

ÇALIŞKAN

Psikolog

(*)(*)(*)(*)(*)3 Yorum
Depresif Bozukluklar
İlişki / Evlilik Problemleri
Sosyal Fobi
Stres / Kriz Yönetimi
+7
Uzmanınla dilediğin yerden görüş:
Psikolog Merkezi: Online Seans

Şimdi indir, konuşmaya başla

App Store'dan İndirGoogle Play'den İndir
Bunları da sevebilirsiniz...

Kalp Kırmadan 'Hayır' Demek: Kendi Sınırlarınızı Çizme Rehberi

Kalp Kırmadan 'Hayır' Demek: Sınırlarımızı Çizme ve Kendimizi Yeniden Bulma RehberiGünlük hayatın koşuşturmacası ve sosyal ilişkilerin karmaşası içinde birçoğumuz kendimizi hiç fark etmeden tek bir rolün içinde hapsolmuş buluruz: "Herkesi memnun etmeye çalışan kişi." Etrafımızdaki insanları mutlu etmek, çatışmadan kaçınmak, sevilmek ve onaylanmak arzusu son derece insani bir ihtiyaçtır. Ancak bu istek kendi ihtiyaçlarımızın, önceliklerimizin ve ruhsal dengemizin önüne geçtiğinde, için için işleyen sessiz bir tükenmişlik başlar. Günün sonunda yalnız kaldığımızda içimizde yankılanan o derin sorudan kaçamayız: "Herkesi memnun etmeye çalışırken kendimi nerede kaybettim?"Sınır koymak, dışarıdan bakıldığında başkalarına "dur" demek gibi görünse de aslında özünde kendimize verdiğimiz bir "evet" sözüdür. Ne var ki toplumsal öğretiler, yetiştirilme tarzımız ve içselleştirdiğimiz inançlar; sınır çizmeyi çoğu zaman bir bencil davranış, kaba bir tutum ya da ilişkiyi sonlandıran bir tehdit gibi görmemize neden olur. Sevdiklerimizi kırma veya "uyumsuz, zor biri" olarak etiketlenme korkusuyla sınırlarımızı görünmez kılarız. Ancak görünmez kılınan her sınır, benliğimizden verilen bir tavize dönüşür.Uyumlu Olma Çabası ve Sessiz KırgınlıklarGün içinde sıradan gibi görünen pek çok an yaşarız. Biri sınırımızı aşan bir şaka yapar, hayatımıza dair yersiz bir tavsiyede bulunur ya da bize hiç uymayan bir taleple gelir. O an içimizde aniden bir huzursuzluk, bir göğüs sıkışması ya da küçük bir öfke dalgası uyanır. Zihnimiz tam da o anda tehlike çanlarını çalmaya başlamıştır.Fakat tam kendimizi ifade edecekken o tanıdık, felç edici korku araya girer: "Eğer şimdi tepki gösterirsem kırıcı, kaba ya da uyumsuz görünür müyüm?"Bu korku bizi kendi gerçekliğimizden hileli bir şekilde uzaklaştırır. Anı sessizce geçiştirir, tebessüm ederek kafa sallar ya da içimiz kan ağlarken "Olur, hallederim" deriz. Sırf ilişkideki o anlık sahte uyumu korumak adına kendi iç huzurumuzdan vazgeçeriz. Ancak ifade edilmeyen, bastırılan her rahatsızlık yok olmaz; aksine içimizde birikerek zamanla karşı tarafa yönelik gizli bir kırgınlığa ve öfkeye dönüşür. Uzaklaşmaktan korktuğumuz için verdiğimiz tepkiler, ilişkimizi gerçekte istemediğimiz bir hale getirebilir. Sonuçta, sırf korumak için susmayı seçtiğimiz o ilişki, bastırılan duygular yüzünden günden güne samimiyetini kaybeder.Duygularınız: Sınır Kapınızdaki Alarm SistemiPeki, sınır koymaya nereden başlayacağız? Sınırı nerede koyacağımızı bilmek için önce sınırın nerede ihlal edildiğini hissetmemiz gerekir. Sınır ihlalinin ilk işareti zihinsel tahlillerden önce bedenimizde ve duygularımızda belirir.Psikolojik açıdan bakıldığında öfke, huzursuzluk ya da bıkkınlık gibi duygular sanıldığı gibi "kaçınılması gereken olumsuz duygular" değildir. Aksine bu duygular, kişisel alanımızın ve değerlerimizin ihlal edildiğini bize bildiren en sadık rehberlerimizdir. İçinizde aniden yükselen o rahatsızlık hissi, aslında sınır kapınızın izinsiz çalındığını söyleyen bir alarm sistemidir. Bu alarm çaldığında onu hemen "kötü bir duygu" diyerek bastırmak yerine, onun ne söylediğini dinlemeyi öğrenmek gerekir.Alarm Çaldığında: İçsel Bir Süzgeçten GeçmekAlarm çaldığında refleks olarak hemen karşı tarafı suçlamak ya da tam tersine kendimizi suçlayıp duygumuzu bastırmak zorunda değiliz. Yapmamız gereken şey, anlık tepkiler vermeden önce durmak ve dürüst bir içsel sorgulama yapmaktır. Bu noktada zihnimize şu iki kritik soruyu sormalıyız: * "Bu tavsiye, yorum ya da talep gerçekten dikte edici, kaba veya haddi aşan bir yerde miydi?" Yani karşı taraf sınırımı objektif olarak ihlal etti mi? * "Yoksa karşı taraf aslında oldukça normal bir şey söyledi de ben kendi yetersizlik hissiyatım, onaylanma ihtiyacım veya geçmiş deneyimlerim yüzünden mi bu kadar öfkelendim?"Bu ayrımı yapmak hayati bir önem taşır. Eğer yanıtınız ikinci soruya yakınsa, orada çalışılması gereken şey karşı tarafla gireceğiniz bir çatışma değil; kendi içsel tetikleyicileriniz ve özdeğerinizdir. Ancak yanıtınız birinci soruya işaret ediyorsa, ortada net bir sınır ihlali vardır ve kendinizi korumak en doğal hakkınızdır.Kalp Kırmadan Sınır Çizmenin Pratik YollarıSınır çizmek, araya yüksek duvarlar örmek ya da insanlarla kavgaya tutuşmak anlamına gelmez. Sağlıklı sınırlar; ne içeriye zarar veren ne de dışarıyı tamamen kapatan, kapısı ve penceresi olan esnek alanlardır. İlişkilerinizde bunu hayata geçirmek için şu ilkelere tutunabilirsiniz: * Zaman Kazanın: Sizi zorlayacak bir taleple karşılaştığınızda anında "evet" demek yerine kendinize düşünme payı bırakın. "Bu teklifini değerlendirmek için biraz zamana ihtiyacım var, sana gün içinde döneceğim" demek, otomatik onay verme alışkanlığınızı kırar. * İlişkiyi Talepten Ayırın: Sevginizi veya saygınızı, istenen şeyle karıştırmayın. "Seni çok seviyorum ve yanında olmayı önemsiyorum; ancak bu hafta sonu bu programa katılamayacağım" diyerek, hem ilişkiye verdiğiniz değeri hissettirebilir hem de sınırınızı koruyabilirsiniz. * Açıklama Tuzağına Düşmeyin: Sınır çizerken dakikalarca mazeret üretmek zorunda değilsiniz. Şeffaf ve net bir "Hayır, bu durum şu an benim için uygun değil" ifadesi son derece yeterlidir. Gereğinden fazla açıklama yapmak, karşı tarafa sınırınızı müzakere etme hakkı verir. Benzer bir durum yinelendiğinde kararlarınızda esneme payınızın olduğu varsayılabilir.Kendinize Doğru Bir AdımKendi sınırlarınızı tanımak, "kaba görünür müyüm" korkusunu esnetmek ve duygularınızın size ilettiği mesajları doğru okumak zaman, sabır ve pratik gerektiren bir içsel yolculuktur. Bu, bir gecede çözülüp bitecek bir bulmaca olmadığı gibi, bu yolda yalnız başınıza çabalamak zorunda da değilsiniz.İlişkilerinizde başkalarını kaybetmeme uğruna kendi benliğinizi feda etmediğiniz, kendi özgün varlığınızı koruyabildiğiniz sağlıklı bağlar inşa etmek mümkündür. Bu içsel süreci güvenli ve anlayışlı bir ortamda birlikte keşfetmek, sınır kaslarınızı güçlendirmek isterseniz dilediğiniz zaman bana profilimden ve soru sor kısmından ulaşabilirsiniz.

Gürültülü Bir Dünyada Görünmez Olmak: Duyulmamanın Sessiz Sancısı ve Kendi Sesini Bulmak

Kalabalık bir masada oturduğunuz bir anı düşünün. Sevdikleriniz yanınızdadır, kahkahalar yükselmektedir, çaylar tazelenmektedir. Tam o sırada kalbinizden kopup gelen, sizin için gerçekten anlamlı bir cümleyi dile getirirsiniz. Ancak kelimeleriniz karşınızdakinin kulağına ulaşamadan havada süzülür ve yok olur. Karşınızdaki başını hafifçe sallar, belki gülüser ya da hemen lafı kendi anlatacağı konuya getirir. O an içinizde belli belirsiz bir soğukluk hissedersiniz. Etrafınız insanlarla doludur ama siz kendinizi yapayalnız ve adeta "görünmez" hissedersiniz.Ya da en yakınınızla bir aradasınızdır. İçinizdeki sıkıntıyı, yorgunluğu ya da kafa karışıklığını paylaşmak istersiniz. Tam kendinizi açacakken karşınızdakinin gözlerinde yükselen o sabırsız, yargılayıcı veya uzaktaki duvarı görürsünüz. "Aman canım, buna mı takıldın?", "Sen de her şeyi çok büyütüyorsun" ya da "Bak ben ne yapıyorum biliyor musun?" cümleleri dökülür dudaklarından. Söyledikleriniz duyulmamış, hissettikleriniz tartılmamış ve varlığınız hakiki bir alan bulamamıştır. Yavaşça geriye çekilir, kendi içinize kapanır ve susarsınız.Duyulmamak, içtenlikle dinlenmemek ve anlaşılmamak; insan ruhunda en sessiz ama en derin izleri bırakan yaşantılardan biridir. Bu durum sadece anlık bir hayal kırıklığı veya geçici bir yalnızlık hissettirmez. Zamanla bir insanın kendisiyle, bedeniyle, duygularıyla ve dış dünyayla kurduğu bağı kökünden değiştirebilir.Duyulmanın İlk Adımları: Çocukluktan Bugüne Taşınan İhtiyaçİnsanın bu dünyadaki en temel, en hayati ihtiyaçlarından biri görünmektir. Bir başkasının gözlerinin içine baktığında; "Sen varsın, buradasın, seni duyuyorum, hissettiklerin benim için anlamlı ve varlığın değerli" mesajını almaktır.Bu ihtiyaç ilk olarak çocukluğumuzun erken dönemlerinde şekillenir. Küçük bir çocuğu gözünüzün önüne getirin. Yerden bulduğu tuhaf bir taşı, yaptığı basit bir resmi ya da birdenbire içini kaplayan koca bir korkuyu ebeveynine göstermek ister. Çocuğun o andaki tek arzusu, elindeki taş değil; o taşı tutarken hissettiği heyecanın bir başkası tarafından görülmesi ve aynalanmasıdır. Ebeveyn göz teması kurup, "Gerçekten ne kadar ilginç bir taş, heyecanını anlıyorum" dediğinde, çocuğun zihninde ve kalbinde güvenli bir zemin inşa edilir. Çocuk der ki: "Benim hissettiklerim gerçek, duygularım önemli ve ben bu dünyada bir yere sahibim."Ancak ne neşemiz, ne üzüntümüz ne de korkularımız içtenlikle dinlenmediğinde; anlatmak istediklerimiz geçiştirildiğinde veya küçümsendiğinde ruhumuzda ilk çatlaklar oluşmaya başlar. Sürekli duyulmayan bir çocuk, zamanla çok ağır bir içsel sonuca varır: "Demek ki benim hissettiklerimin bir önemi yok. Demek ki ben olduğum gibi kabul görmüyorum."Bu sessiz mesaj, büyüyüp yetişkin bir birey olduğumuzda da peşimizi bırakmaz. İlişkilerimizde, iş yerimizde, dostluklarımızda ve hatta kendi iç konuşmalarımızda yankılanmaya devam eder.Duyulmamak Bir İnsanı Neye Dönüştürür?İçtenlikle dinlenmemek ve anlaşılmamak, sürekli olarak duvara çarpmak gibidir. İnsan ruhu bu acıyı sonsuza kadar çıplak bir şekilde taşıyamaz. Kendimizi, kalbimizi ve kırılganlığımızı korumak adına farkında olmadan bazı koruyucu kalkanlar geliştiririz. Duyulmayan bir insan, zamanla şu üç belirgin halden birine veya birkaçına dönüşebilir:A. Kendi Sesini Susturan ve "Aşırı Uyumlu" Hale Gelen İnsanDinlenmediğimizi ve iç dünyamızın önemsenmediğini hissettikçe, kendi özgün ihtiyaçlarımızı derine, çok daha derine gömeriz. Sevilmek, kabul görmek, çatışmadan kaçınmak ve terk edilmemek için başkalarının beklentilerine uygun davranmayı bir hayatta kalma stratejisi olarak benimseriz.Bu insan, etrafındaki herkesin ihtiyacını sezen, herkese "evet" diyen, kendi kırgınlığını gizleyip başkalarının neşesini besleyen birine dönüşür. Dışarıdan bakıldığında inanılmaz derecede "uyumlu", "düşünceli" ve "kusursuz" görünür. Oysa bu uyumun arkasında, kendi sesini tamamen kaybetmiş, ne istediğini, neye öfkelendiğini ve kim olduğunu unutmuş yaralı bir ruh yatar. Başkalarını memnun etmek adına her gün kendine "hayır" diyen bu insan, kendi hayatının öznesi olmaktan çıkıp başkalarının hikayesinde figürana dönüşür.B. Kabuğuna Çekilen ve Buz Kesen İnsan"Nasıl olsa beni kimse duymuyor, nasıl olsa kimse anlamayacak" düşüncesi bir kez zihne yerleştiğinde, kişi kalbinin etrafına yüksek ve kalın duvarlar örmeye başlar. Bir daha hayal kırıklığı yaşamamak, yeniden incinmemek ve o görünmezlik hissiyle yüzleşmemek için çözümü insanlardan uzaklaşmakta bulur.Bu dönüşümde insan, fiziksel olarak kalabalıklar içinde bulunsa bile duygusal olarak buz keser. İlişkilerini yüzeysel bir seviyede tutar, kimsenin o gizli çemberin içine girmesine izin vermez. İçindeki fırtınaları, yalnızlığı ve incinmişliği dışarıya asla yansıtmaz. Dışarıdan "güçlü", "kendi kendine yeten" ya da "mesafeli" görünen bu kalkan, aslında derin bir yalnızlığın ve çaresizliğin üzerini örten duygusal bir yalıtımdır.C. Fısıltısı Çığlığa Dönüşen ve Öfkelenen İnsanİnsanın içindeki ihtiyaçlar, duygular ve sınır ihlalleri nazik yollarla ifade edildiğinde duyulmuyorsa, beden ve ruh bu durumu sonsuza kadar sessizce izlemez. Bir zamanlar fısıltı olan o kırgınlıklar, zamanla birikir ve en sonunda kontrol edilemez öfke patlamalarına dönüşür.Sürekli anlaşılmayan bir insanın aniden gösterdiği sert tepkiler, hırçınlıkları ya da sabırsızlıkları dışarıdan bakıldığında "aşırı" veya "nedensiz" bulunabilir. Oysa o öfkenin hemen arkasında duran şey, geçmişte defalarca duyulmamış, yok sayılmış ve çaresiz kalmış çocuksu parçamızın "Lütfen artık beni görün, lütfen sesimi duyun!" diye atan kalbidir. Öfke, duyulmamanın yarattığı çaresizliğin en son ve en gürültülü çığlığıdır.En Büyük İhmal: Kendi Sesimize Kulak TıkamakGörünmezliğin ve anlaşılmamanın yarattığı acıyla yaşarken, sıklıkla gözden kaçırdığımız çok derin bir gerçek vardır: Biz ne zaman kendi içsel sesimizi duymayı bıraktık?Başkalarının bizi dinlemesini, anlamasını ve onaylamasını beklerken; farkında olmadan kendi kendimize en büyük sağır dönüşebiliriz. Bedenimiz bize her gün fısıldar:Omuzlarımızdaki yük ağır geldiğinde kaslarımız sertleşir.Bir ilişki ya da ortam bize iyi gelmediğinde midemize bir düğüm oturur.Sürekli koşturmaktan ve kendimizden vermek yorulduğumuzda derin bir tükenmişlik hissederiz.Tüm bu fısıltılara rağmen, günlük hayatın hızı, başkalarını memnun etme telaşı ve zihnimizdeki "şöyle olmalısın" diyen acımasız sesler yüzünden kendi içimize kulak tıkamaya devam ederiz. Kendi duygusuna alan açmayan, kendi kırgınlığına şefkat göstermeyen ve kendi bedeninin sinyallerini görmezden gelen bir insan; başkalarının kendisini tam olarak anlamasını sağlasa bile içindeki o derin boşluk kapanmaz.İyileşme, başkalarının kulağını kendimize çevirmekle değil; kendi içimize dönüp kendi özümüzü dinleyecek cesareti göstermekle başlar.Kendi Sesini Bulmak ve Hakiki Bağlar Kurmak: Dönüşüm YoluEğer siz de hayatınızın bir döneminde veya tam da şu an duyulmadığınızı, anlaşılmadığınızı ve yalnız kaldığınızı hissediyorsanız; bu durumu değiştirmek için atabileceğiniz şefkatli ve dönüştürücü adımlar var. Bu adımlar, dışarıdaki gürültüyü bir anlığına durdurup kendi varlığınıza kucak açmanızla ilgilidir.1. Nazikçe Yavaşlayın ve DurunGünlük hayatın koşuşturmacası içinde sürekli bir şeylere yetişmeye, her beklentiyi karşılamaya çalışırken kendi sesimizi duymamız imkansızdır. Gün içinde sadece birkaç dakikalığına durun. Derin bir nefes alın. Bedeninizin oturduğu sandalyeyle, bastığı yerle temasını hissedin. Zihninizdeki zorunluluk listelerini bir kenara bırakıp sadece "şu an"da var olmayı deneyimleyin.2. Kendi Bedeninize ve Duygularınıza SorsunKendinize gün içinde sık sık şu soruyu sorun: "Şu an gerçekten ne hissediyorum ve neye ihtiyacım var?" Gelen cevabı yargılamadan, "böyle hissetmemeliyim" demeden kabul edin. Eğer üzgünseniz üzüntünüze, kırgınsanız kırgınlığınıza alan açın. Tıpkı ağlayan küçük bir çocuğun başını okşar gibi, kendi duygunuzun yanında durun.3. Kendinize Şefkatli Bir Dokunuş SununYalnız ve anlaşılmamış hissettiğiniz anlarda, fiziksel şefkatin gücünü hafife almayın. Bir elinizi göğsünüzün üzerine, kalbinizin tam ortasına koyun. O dokunuşun sıcaklığını, kalbinizin atışını hissedin. Kendinize içinizden sakin ve yumuşak bir tonla şunları söyleyin: "Seni duyuyorum. Şu an zorlandığını biliyorum ve ben senin yanındayım."4. Şefkatli Sınırlar Çizmeyi ÖğreninDuyulmamanın en büyük sebeplerinden biri, sınır çizememektir. Başkalarını hayal kırıklığına uğratma korkusuyla kendi ihtiyaçlarımızdan ödün verdiğimizde, zamanla resentment (hınç) biriktiririz. Sevgiyi kaybetme korkusuyla sürekli "evet" demek yerine; kendi ruh sağlığınızı korumak adına nazik ama net "hayır"lar demeyi deneyin. Unutmayın ki, kendinize verdiğiniz gerçek bir "evet", başkalarına diyeceğiniz şefkatli bir "hayır" ile başlar.5. Sizi İçtenlikle Dinleyen Güvenli Alanlar SeçinHerkes bizi anlamak zorunda değildir ve ne yazık ki her insan derin bir dinleme kapasitesine sahip değildir. Sizi sürekli küçümseyen, sözünüzü kesen ya da hissettiklerinizi yok sayan ilişkileri gözden geçirin. Sizi olduğunuz gibi kabul eden, yargılamadan dinleyen, alan açan insanlarla bağlarınızı güçlendirin. Eğer çevrenizde böyle bir alan yoksa, bir terapist ile kuracağınız o güvenli ve aynalayan ilişki, kendi sesinizi yeniden keşfetmeniz için harika bir başlangıç noktasıdır.Son Söz: Kendinize Verdiğiniz Şefkatli RandevuAnlaşılmadığınızı, sesinizin gürültüde kaybolduğunu hissettiğiniz anlarda hatırlayın: Siz başkalarının aynasında yansıyan siluetinizden çok daha fazlasınız. Değeriniz, bir başkasının sizi ne kadar anladığıyla veya onayladığıyla azalıp çoğalmaz.Bugün başkalarının sizi duyması için çabalamayı bir anlığına bırakın. İçinizdeki o yalnız, kırgın ama bir o kadar da özgün parçaya dönün ve ona şu sözü verin: "Artık seni duyuyorum. İçindeki fısıltıları, yorgunlukları ve arzuları dinlemeye hazırım."Kendi içsel sesinize vereceğiniz bu küçük ve şefkatli randevu; maskeleri bırakmanın, kendi hikayenizin başrolü olmanın ve bu gürültülü dünyada kendi benzersiz melodinizi özgürce söylemenin ilk adımıdır.Günün Sorusu: Bugün başkaları tarafından duyulmaktan vazgeçtiğiniz için susturduğunuz hangi parçanıza; dinleyen, anlayan ve kucaklayan bir şefkatle kulak vereceksiniz?

Sevme Sanatı ve İnanmanın Gücü: Tohumu Kendi Renginde Yeşertmek

Bir bahçedeki tohumu düşünün. Bir filizin ne zaman ve ne renkte çiçek açacağını önceden belirleyip onu dışarıdan zorla çekerek büyütemezsiniz. Yapabileceğiniz tek şey; toprağı havalandırmak, ona ihtiyacı olan suyu ve güneş ışığını vermek ve kendi doğasında serpilmesine sabırla tanıklık etmektir. İnsan ruhu da tıpkı o tohum gibidir. Erich Fromm, Sevme Sanatı adlı eserinde insana ve ilişkilere dair şu derin hakikatin altını çizer: "Eğitim, bir çocuğa özel yeteneklerinin farkına varması için yardım etmektir. Eğitimin zıddı ise yönlendirmedir."İlk bakışta sadece okul duvarlarını veya ders kitaplarını çağrıştıran bu cümle, aslında ebeveynlikten dostluğa, evlilikten kendimizle kurduğumuz bağa kadar tüm yaşamımızı kucaklayan büyüleyici bir ilkedir. Bir insanı kendi zihnimizdeki ideal kalıplara sığdırmaya çalışmak, onu kendi beklentilerimize göre biçimlendirmeye zorlamak bir "eğitim" değil, örtük bir yönlendirme ve müdahaledir. Oysa onun içinde zaten var olan potansiyeli görmek, korkularını yatıştırmak ve kendi renginde çiçek açmasına izin vermek gerçek sevgidir. Bu yaklaşım, hem bir çocuğa duyulan inancın hem de insanın kendi özüne gösterdiği güvenin hayatı nasıl bereketli, üretken ve anlamlı bir yolculuğa dönüştürdüğünü gözler önüne serer.1. Kendi Kalıbına Zorlamak mı, Özüne İnanmak mı?Bir çocuğun veya bir yetişkinin gözlerinin içine bakıp "Sana inanıyorum" demek, sadece kuru bir temenni ya da anlık bir övgü sözcüğü değildir. Gerçekten inanmak; karşıdakini değiştirmeye, yontmaya veya kendi zihnimizdeki "mükemmel" taslağa uydurmaya çalışmadan, onu olduğu gibi kabul ederek kendi yolunu çizmesine alan açmaktır. Ne yazık ki günlük hayatın koşturmacası içinde sevgimizi ve onayımızı çoğu zaman görünmez şartlara bağlarız. Çocuğumuzdan bizim hayal ettiğimiz mesleği seçmesini, partnerimizden bizim duygu dünyamıza uymasını, hatta kendimizden hiç hata yapmayan kusursuz bir robot olmamızı bekleriz. Ancak yönlendirmenin ve kalıplara zorlamanın başladığı yerde, insanın özgün yaşam enerjisi çekilmeye ve içindeki o doğal coşku donmaya başlar.Oysa bir insana ve onun içsel gücüne gerçekten inanıldığında, ortaya tarif edilmez bir üretkenlik çıkar. Burada bahsettiğimiz üretkenlik; sadece saat gibi çalışan soğuk bir performans ya da sürekli bir şeyler başarma hırsı değildir. Üretkenlik, insanın kendi potansiyelini korkusuzca dışarı vurması, neşeyle, hevesle hayat katarak yeni bir şeyler ortaya koyabilmesidir. Başarısızlık korkusu ve "beğenilmeme" kaygısı üzerimizden kalktığında, zihnimiz ve kalbimiz özgürleşir. Kendisine samimiyetle inanıldığını hisseden bir çocuk da, kendi yeteneklerine güven duyan bir yetişkin de hata yapmaktan korkmaz; denemekten, üretmekten ve hayatın içinde kendi kimliğiyle var olmaktan derin bir haz alır.Nitekim Arno Gruen, Empatinin Yitimi eserinde bu durumun toplumsal ve ruhsal boyutuna dikkat çeker. Gruen’e göre, bir bireyin kendi otantik duygularını yaşamasına izin verilmeyip dışarıdan dayatılan kalıplara zorlanması, insanın hem kendi özüyle hem de başkalarıyla kurduğu duygudaşlık (empati) bağını koparır. Kendi içsel duygusal sınırları ihlal edilen çocuk, yetişkinlikte diğer insanları anlama ve şefkat gösterme kapasitesini yitirerek onları denetleme veya kendi zihnindeki rollere uydurma eğilimi geliştirir. Oysa gerçek empati; bir insanı kendi beklentilerimize uydurmaya çalışmak değil, onun duygusal gerçekliğini ve kırılganlığını olduğu gibi kabullenebilmektir.2. İki Kişilik Bir Sığınak Değil, Hayata Açılan Bir Kucak: Sevginin Sosyal YüzüGünümüzün hızlı ve yalnızlaşan dünyasında sevgi, sıklıkla dışarıdaki karmaşadan kaçıp sığınılacak iki kişilik korunaklı bir liman gibi algılanıyor. "Biz bize yetelim, dışarıdaki fırtına bizi ilgilendirmez" düşüncesi, sevgiyi bireysel bir kaçışa veya bencilce bir ortaklığa dönüştürme riski taşır. Erich Fromm’un ustalıkla vurguladığı gibi, gerçek sevgi kapıları dış dünyaya kapatan iki kişilik bir sığınak değil; insanı hayata, doğaya ve topluma bağlayan en güçlü sosyal olgudur.Sevgi, tek bir kişiye odaklanan dar bir duygu değil; insana ve yaşama karşı takınılan genel bir duruştur. Bir çocuğa gösterdiğimiz şefkat, aslında geleceğin dünyasına olan inancımızdır. Bir dostumuza verdiğimiz değer veya bir yabancıya gösterdiğimiz nezaket, toplumsal iyileşmenin görünmez harcıdır. Gerçek anlamda sevmeyi ve inanmayı öğrenen bir insan, kendi kabuğuna çekilmez; aksine etrafındaki herkesle, toplumuyla ve çevresiyle daha derin, daha yapıcı bağlar kurar. Sevgi bireysel bir kıvılcım olarak başlasa da, paylaşıldıkça çoğalan, toplumu bir arada tutan ve birlikte var olma kültürünü besleyen sosyal bir güce dönüşür.3. "Sen Varsın ve Kıymetlisin": Ötekinin Varlığıyla Yeşermekİnsan, tek başına duran, dünyadan yalıtılmış bir ada değildir. Büyümek, kendimizi keşfetmek ve üretmek için her zaman bir başkasının varlığına, onun bizi onaylayan, sıcak bakışına ihtiyaç duyarız. Bir bebeğin dünyadaki ilk günlerinden itibaren en temel ruhsal gıdası, annesinin gözlerinde kendi varlığının kabul gördüğünü hissetmektir. Bir insanın "Sen varsın, buradasın ve senin varlığın bu dünya için kıymetli" mesajını alması, onun hayat boyu taşıyacağı zihinsel omurgasını oluşturur.Karşıdakinin varlığını sadece kendi ihtiyaçlarımıza hizmet ettiği sürece değil, onun kendi özgün dünyası için değerli görmek sevgiyi olgunlaştırır. Bir öğretmen öğrencisine, bir ebeveyn çocuğuna, bir dost arkadaşına bu gözle baktığında; aradaki ilişki bir güç savaşı olmaktan çıkar, birbirini besleyen zengin bir buluşma alanına dönüşür. Karşıdakinin varlığına duyduğumuz içten saygı, kendi varlığımızı da zenginleştirir. İki insanın kendi sınırlarını koruyarak, birbirinin ışığını gölgelemeden yan yana durabilmesi ve birbirinin gelişimine neşeyle tanıklık etmesi, insan olmanın en zarif deneyimidir.Bir Davet ve Kendime SoruSevgili Okur; ister bir anne-baba olun, ister bir öğretmen, ister kendi içsel yolculuğunda ilerleyen bir yolcu... İçinizdeki veya karşınızdaki o eşsiz potansiyeli yönlendirmeye, kendi zihninize göre yontmaya çalışmadan önce durup derin bir nefes alın. Hayatın en güzel ve kalıcı ürünleri, özgür bırakılan ve karşılıksız bir inançla beslenen topraklarda yetişir.Bu hafta boyunca kendi iç dünyanızda ve sevdiklerinizle temas kurarken şu soruyu aklınızda tutmayı deneyin:"Bugün sevdiklerimle ve kendimle ilişki kurarken onları kendi zihnimdeki kalıplara sokmaya mı çalışıyorum, yoksa oldukları gibi gelişmelerine ve kendi ışıklarını parlatmalarına sevgiyle alan açıyor muyum?"