İçeriğe geç
  1. Uzmanlar
  2. Hidayet ÇALIŞKAN
  3. Blog Yazıları
  4. Uzun bir suredir yeme bozuklugu yasiyorum, Ne yapabilirim ?

Uzun bir suredir yeme bozuklugu yasiyorum, Ne yapabilirim ?

Uzun bir suredir yeme bozuklugu yasiyorum, Ne yapabilirim ?


Tıkınırcasına Yeme Bozukluğu

Tıkınma, genellikle yağ ve şeker oranı yüksek gıdalardan, herkes için aşırı kabul edilen miktarlarda (sık olarak 2000-5000 kalori arasında) yemek yeme ve bu eylemin tıbbi ve fizyolojik sıkıntıya yol açacak kadar hızlı bir şekilde yapılmasıdır. Tıkınma bir davranış bozukluğudur.

Suçluluk duygusunun eşlik etmesi, bu eylemin yalnızken ya da etraftaki bireylerden gizlenerek yapılması ve bireyde benlik saygısının düşük olması en göze çarpan özellikleridir.

Mevcut tanı sisteminde bir bireye "Tıkınırcasına Yeme Bozukluğu (TYB)" tanısı koyabilmemiz için iki önemli özelliği kapsamalıdır. Bunların birincisi; kişinin belirli bir zaman diliminde (örneğin herhangi bir iki saat içinde) ve benzer koşullarda, bir çok insanın yiyebileceğinden daha fazla miktarda yiyecek yemesi, ikincisi ise atak sırasında yeme üzerinde kontrolünün olmadığı duyumu (örneğin yemeyi durduramama ya da neyi ve ne kadar yediğini kontrol edememe duygusu) yaşamasıdır.

Tıkınma ataklarının sıklığı ise 6 ay süreyle, haftada en az iki atak olarak belirtilmiştir.

Bu kişilerde tıkınırcasına yeme atakları olmasına rağmen, bulimik hastalarda (bulimia nervoza) görülen uygunsuz dengeleyici davranışlar örneğin kendisinin yol açtığı kusma, laksatif veya diüretik kullanma, aşırı egzersiz yapma gibi eğilimler bulunmamaktadır.

Tıkınırcasına yeme atakları sırasında kişiler sıklıkla önceden planladıkları ve rutin yeme düzenlerinde yasaklı olan yüksek kalorili besinleri (pasta, dondurma, çikolata vs) "gözü dönmüş" biçimde yerler. Tokken bile yoğun miktarda yemek yer ve bunu çok isterler. Yemek yeme süreleri çok kısadır yani aşırı hızlıdır. Çok çiğnemeden yutarlar. Genellikle yalnızken yemek yemeyi tercih ederler. Rahatsızlık duyana kadar da yemek yemeyi kesmezler. Genellikle, gün içinde uzun süre bu 'yeme töreninin' hayalini kurarlar ve atak öncesi yiyecekleri için alışveriş yapabilirler. Atak sonrasında ise pişmanlık ve suçluluk duyar, kendilerini acımasızca eleştirirler. Sosyal ortamlardan ve toplum içinde bulunmaktan kaçınırlar. Sürekli diyet yaparak kilo verme ve geri alma şeklinde diyet tecrübeleri vardır.

TYB, toplumda gittikçe artan oranlarda görülmesiyle dikkat çekmektedir. TYB'ye, obezite nedeniyle tıbbi yardım arayan hastaların yüzde 15-50'sinde ve 3. derecede obeziteye sahip olanların yüzde 50 ila 75'inde rastlanmaktadır. Klinik dışı populasyonda ise yaygınlık yüzde 0.7-6.6 olarak bildirilmiştir.

En sık görülen yeme bozukluğu olmasına rağmen, bazı yönlerden en sinsi bozukluktur. Eşlik eden aşırı bir zayıflık veya çıkarma davranışı olmadığı ve hatalı bir şekilde çoğunlukla irade yoksunluğuna bağlanan şişmanlık sorunu ön planda olduğu için en az fark edilen yeme bozukluğudur.

Tespit edilen risk faktörleri arasında; çocukluk çağında yaşanan olumsuz ve travmatik olaylar; duygusal, fiziksel veya cinsel istismar, ebeveynlerin aşırı veya yetersiz müdahaleleri, hastalığın ortaya çıkmasından önceki dönemde görülen kaygı ve duygudurum bozuklukları, depresyon, obeziteye yatkınlık, benlik saygısında düşüklük sayılabilir.

TYB'si olan kişiler yiyeceği olumsuz duygular ve duygusal sıkıntılarla, kısa vadede başa çıkma aracı olarak kullanır. Yiyecek, yüzleşilmemiş ve tanımlanmamış duyguların doğurduğu kaygıyı bastıran bir uyusturucuya dönüşebilir. Yemek-kolikler, açlık ya da doyuma işaret eden fizyolojik sinyalleri algılayamazlar. Bilinçaltı gereksinim ve çatışmaların doğurabileceği her türlü gereksinimi gidermek için yiyeceğe koşarlar. Yemek yeme faaliyeti ve zihnin yiyecekle mesgul olması temelde yatan sorunları maskeler. Yiyecek daha iyi hissetmeyi, duyguları bastırmayı sağlayan, güçlülük duyguları aşılayan sihirli bir değnek gibi algılanır. Sıkıntıyı yaratan duygular ertelenip, bilinebilir bir biçime -atıştırmaya- dönüştürülebilirler.

Kişinin yiyeceğe bağımlı olması aynı zamanda onaylanmayan her türden iletişimin yerini alır. Kadının toplum içindeki rolünde yemekle ilişkisine bakarsak, yiyecek aile bireylerine, ötekilere vermesi ama kendisini yoksun bırakması gereken bir şeydir. Kadın kendisi dışında herkesi besler ama kişisel olarak onun ihtiyaçları meşru değildir. Bu nedenle yiyecek onun kendisine zaman ayırmaya çalışmasının bir yolu haline gelebilir. Şişmanlık kadının kendi toplumsal rolüne -sınırlanmışlığına- karşı bir protesto ifadesi olabilir. Şişmanlık sözsüz bir iletişim olarak irilik, güç, analık, sağlamlık belirtisi olabilir. Herhangi bir sorunu örtebilir. Şişmanlayarak deforme edilen vücuduyla bilinçdışı düzeyde cinselliğinin de reddedilmesi sağlanabilir.

Tedavi zorlu bir süreçtir. Buradaki en önemli zorluk hastaların bu sorunlarından büyük utanç duymaları ve bunu doktordan bile saklamak istemeleridir. Bazı hastaların yakın aile bireyleri bile hastaların kilo sorununun altında tıkınırcasına yeme olduğunu bilemeyebilirler.

Psikiyatrik tedavinin amacı yiyecek bağımlılığının kırılması, yemek-kolikligi güdüleyen duygusal etkenlerin tanınması, duygusal ihtiyaçlara daha sağlıklı yanıt verilmesinin sağlanması, yemek yemeye eşlik eden suçluluk hissinin ortadan kaldırılması ve en önemlisi hangi temel psikolojik nedenlerin kişide yemeğe saldırma arzusu uyandırdığının keşfedilmesi ve doyunca yemeyi durdurmanın nasıl sağlanacağının öğretilmesidir.

Terapiden sonra hastalarla yapılan çalışmalarda yaklaşık yüzde 40'ının kontrolsuz yemeyi bıraktığı, yüzde 40'ının da tıkınma nöbetlerinin sayısının azaldığı görülmüştür.

Terapiye ilaç eklenmesinin de tedavide önemli yeri vardır.

Terapide incelenmesi gereken konulardan biri de yiyeceğin her bir birey icin ne anlama geldiğidir. Çünkü yediklerimiz, yeme biçimimiz ve yerken hissettiklerimiz kimliklerimizin bir yansımasıdır. İnsanlar yiyeceğe çok farklı anlamlar yükleyebilir. Sadece bir kaç dakika için, yaşamımızda yiyeceğin ne anlama geldiğini düşündüğümüzde, kalorilerden yola çıkar, belki de ihtiyaç, öfke, yalnızlık gibi duygularımızı ortaya döker, duygusal açlık, korunma, güç ihtiyacı gibi kişisel meselelerle yüzleşiriz. Bu kişinin bedeniyle yeni bir ilişki kurmasını sağlar. Can sıkıntısını ve düş kırıklığını reddetmek yerine deneyimlemek daha yararlıdır. Terapi süresince kaçmadan, kendini kaybetmeden, derin bir depresyona kapılmadan ya da boşluğu yiyerek doldurmadan, bu tür duygulara katlanmanın öğrenilmesi amaçlanır.

Sonuç olarak yeme bozuklukları biyolojik, psikolojik, sosyo-kültürel boyutları olan bir psikiyatrik bozukluk grubudur. Giderek artan oranlarda görülmeleri ve başka psikiyatrik veya tıbbi hastalıklara yol açmaları nedeniyle de dikkat gerektirmektedir.

Sadece diyet ve egzersiz kontrollü programlarla kilo kontrolü sağlansa bile altta yatan psikiyatrik faktörler tedavi edilmediği sürece kalıcı başarı sağlanamamaktadır. Yiyeceklere olan takıntılı düşünme biçiminin artmasına sebep olan yanlış diyet biçimleri de bozukluğun artmasına sebep olabilmektedir. Meselenin ruhsal düzeyde bir bozukluk olduğunu kabul etmek ve tedavi arayışlarını bu düzeyde biçimlendirmek büyük önem taşımaktadır.


Yeme Bozuklukları

1-Yeme Bozuklukları nedir? Psikiyatrik bir hastalık mıdır?

Yeme Bozuklukları anoreksiya nervoza , bulimiya nervoza ve son yıllarda tanımlanan tıkınırcasına yeme bozukluğu gibi psikiyatrik hastalıkların içinde yer aldığı bir tanı grubudur. Bu hastalıklar ruhsal kaynaklıdır ve bedensel belirtiler ön planda gibi görünse de ciddi ruhsal sorunlarla birliktedir.

2- Anoreksiya nervoza nasıl bir psikiyatrik hastalıktır?

Anoreksiya nervozadaki temel belirtiler; zayıf bir bedene sahip olma arzusu, kilo almaktan aşırı korku, beden imgesinde bozukluk ve adet kesilmesidir. Hasta kilo kaybetme amacıyla özel davranış biçimleri geliştirir. Hastaların yaklaşık yarısı bütün yiyecek alımını ileri derecede azaltarak kilo kaybeder. Bazıları yoğun egzersiz yapar. Hastaların diğer yarısı sıkı diyet uygular, ara sıra kontrol kaybederek tıkınırcasına yemek yer ve ardından bu yediklerini kusarak çıkarır. Hastalar aldıkları besinlerin kilo yapıcı etkisini azaltmak için laksatif (ishal yapıcı) , diüretik (su atıcı) gibi ilaçlara da baş vurabilirler. Sonuçta hasta, sağlığını tehdit edecek ölçüde zayıflamıştır.

3- Bulimiya nervoza nasıl bir hastalıktır? 

Bulimiya nervoza aşırı yeme atakları ve ardından gelen kusmaların ön planda olduğu bir yeme bozuklukları tablosudur. Hasta yine zayıf bir beden sahip olmak istediği için anoreksiya nervozadaki gibi yediklerini dışarı atmak, kalori yapıcı etkilerini gidermek için çeşitli yollara başvurur. Ancak bu tabloda farklı olarak hasta hafif kilolu ya da normal beden ağırlığındadır.

4- Yeme bozuklukları ne sıklıkla görülür? Erkeklerde görülür mü?

Genç kızlarda anoreksiya nervozanın binde bir, bulimiya nervozanın yüzde bir olduğu bildirilmektedir. Erkeklerde seyrektir. Klinik örneklerde erkek kadın oranı,1/10 dur.

5- Yeme bozukluklarının nedenleri nelerdir?

Yeme bozuklukları için özgün bir neden bilinmemektedir. Anoreksiya nervozanın başlangıç yaşı göz önüne alınırsa hastalığı ergenlik değişimleri ve bu değişimlere uyum sağlamaktaki yetersizlikle açıklamak uygun gelebilir. Yine bu hastalıkların belirgin bir şekilde kadınlarda daha çok görülmesi hastalığın gelişiminde kadınlık psikolojisinin önemini vurgulamaktadır. Sosyal değişimler de özellikle bulimiya nervozanın gelişiminde rol oynamaktadır.

6- Günümüz toplumsal ve kültürel değişimleri yeme bozukluklarını nasıl etkilemektedir?

Bu bozuklukların gelişimi için güncel açıklamalar çok yönlüdür, diyet yapma davranışının yeme bozukluklarının gelişimine yol açan ortak uyarıcı olduğu vurgulanmaktadır. Modern toplumlarda ince bedene sahip olmak kabul görmektedir. İsteyerek diyet yapanların çoğunluğu daha çekici olma amacındadır. İsteyerek diyet yapanların bir diğer grubu mankenler, dansçılar, balerinler, sporcular, jokeyler gibi iş yaşamlarında rekabetin önemli olduğu kişilerdir ve yeme bozuklukları geliştirme riskleri yüksektir. Bazı kadınların profesyonel ve sosyal taleplerle başa çıkamayıp, çatışma yaşadıkları ve bedensel uğraşlara yönelerek diyet yaptıkları varsayılmaktadır.

7- Bir anoreksiya nervoza hastası nasıl dikkati çeker?

Hastalar karbonhidrat ve yağ içeren gıdalar başta olmak üzere gıda alımını tamamen azaltır. Aşırı hareketli olabilir veya egzersiz yaparlar. Çoğunluğu gıda ile zihinsel düzeyde uğraşır, yemek tarifleri toplar, aileleri için özel yemekler yapar. Karbonhidratlı yiyecekleri saklar, cepte, çantada taşıyabilir. Kilo almadığına inanmak için aynaya uzun uzun bakar. Bazıları kendini tamamen şişman algılarken bazıları zayıf olduğunu, ancak karın, baldır, kalça gibi bazı bölgelerin şişman olduğunu kabul eder. Zayıflıklarının tehlikeli boyuta geldiğinin farkına varmaz. Kendilerinin etkisiz olduğunu hisseder, kilo kaybetme etkileyici bir başarı demektir ve öz saygıları ile kontrol duygusunu güçlendirir. Kendilik değerleri zayıflıklarına bağlıdır. Tedavi talebi azdır. Sıklıkla cinsel uyum kötüdür. Çoğu anorektik ergenin psikososyal cinsel gelişimi gecikmiştir ve erişkinlerde hastalığın başlaması ile cinselliğe ilgi çok azalmıştır.

8-Anoreksiya nervozadaki fizyolojik ve metabolik değişiklikler nelerdir?

Bu değişiklikler, açlık durumu veya çıkarma davranışlarına bağlıdır ve geri dönüşümlüdür. Kan tablosundaki bozukluklar görülür. Çıkarma davranışları sonucu düşük potasyum düzeyleri gelişir. Bu durumda kalple ilgili sorunlar çıkabilir. Elektrolit bozukluğu olanlarda güçsüzlük, uykuya eğilim, kalp ritm bozuklukları vardır. Kalp ritmindeki bozukluklar kalp durmasına yol açarak ani ölüm nedeni olabilir. Karaciğerde yağlanma görülebilir. Serum kolesterol düzeyleri yükselebilir. Diş çürümeleri, kuru cilt, tüylenme, osteoporoz, kırıklar, midedeki boşalmanın gecikmesi, kabızlık, tiroid metabolizmasının düşmesi, düşük beden ısısı diğer biyolojik komplikasyonlardır.

9- Bir bulimiya nervoza hastası nasıl fark edilir? 

Bulimiya nervoza genellikle bir yıl ya da daha uzun süreli diyet yaptıktan sonra gelişir. Diyet yaparak kilo kaybedilir veya başarılı olunamaz, ancak kilo kaybı, asla anoreksiya nervoza tanısı koyduracak nitelikte değildir. Yemeyi kısıtlama,tıkınma atağına yol açabilir, bunlar da karında rahatsızlık hissi, kendini kusturma veya sosyal çevrenin baskısı ile sonlanır. Tıkınma atağını sıklıkla suçluluk duygusu, depresyon ve kendini eleştirme takip eder. Bazı hastalar kilo kontrolü için müshil kullanır ve tıkınma,uzun süre aç kalma ardışık olarak yinelenir.Az sayıda hasta su atıcı ilaçlar kullanır. Tıkınma sırasında yenilen gıda yüksek kalorili ve hızlı yemeyi kolaylaştıracak yapıdadır. Hastalarda kilo dalgalanmaları sıktır. Tıkınma atağı ortalama 1 saattir. Bazı hastaların el sırtında kusmanın yol açtığı nedbeler vardır. İştah azaltmak için uyarıcı madde kötüye kullanımı olabilir. Çoğu hasta düzenli yemek yemez, normal bir yemek sonunda doygunluk hissetmekte zorluk çeker. Genellikle evde, tek başına yemeği tercih ederler. Çoğunluğu normal ağırlık aralığının üst sınırında veya hafif kilolu olmalarına rağmen, ideal kilo olarak normal ağırlık aralığının alt sınırını tercih eder. Hastaların, yaklaşık % 10 u belirgin şişmandır. Çoğu hasta için tıkınma nöbeti gerilim ve sıkıntıyı hafiflettiği için ödüllenmiş davranış olabilir. Sık olarak karmaşık, kişiler arası sorunlu ilişkiler, dürtüsel davranışlar ve yüksek düzeyde anksiyete ve kompulsif davranışlar sergilerler. Kendilik kavramları zayıftır ve mizaç bozuklukları görülme sıklığı yüksektir. Madde ve alkol kötüye kullanımı sıktır. Hastaların dörtte birinde gıda, giysi ve mücevher çalma sorunu görülür.

10- Bulimiya nervozanın bedene zararları nelerdir?

Çıkarma davranışlarına bağlı anoreksiya nervozadaki benzer tıbbi sorunlar, dişlerde aşınma, parotis bezi büyümesi, mide genişlemesi, yemek borusu zedelenmesi, karın ağrıları, kalp yetersizliği önemli komplikasyonlardır.

11-Anoreksiya nervoza başka hangi hastalıklarla karışır? 

Kilo kaybına yol açan başka bir tıbbi hastalığın olmadığına emin olunmalıdır. Kilo kaybı depresif bozukluklarda sık görülür. Depresyonda iştah azalır ancak anoreksiya nervozada hasta iştahın varlığını yadsır. Anoreksiya nervozanın ileri safhalarında iştah azalır. Anoreksiya nervozadaki aşırı hareketlilik, planlı ve tekrarlayıcı özelliği ile depresyondaki ajitasyondan ayrılır. Gıdaların kalori içeriği ile aşırı ilgilenme, yemek tarifi toplama, başkaları için yemek hazırlama, şişmanlama korkusu, beden imajı bozukluğu depresif hastada gözükmez.

Kilo oynamaları, kusma, özel yemek yeme şekilleri somatizasyon bozukluğunda görülebilir. Ancak burda kilo kaybı anoreksiya nervoza kadar ciddi değildir ve şişmanlama korkusu yoktur. 3 ay veya daha uzun süreli adet kesilmesi olağan değildir. Şizofrenide gıda ile ilgili hezeyanlar, kalori içeriği ile seyrek ilişkilidir. Şişmanlama korkusu ve aşırı hareketlilik görülmez. Kilo kaybı yapan kronik tıbbi hastalıklar; Hipertiroidi, Addison hastalığı ve diabetes mellitus’tur

12-Yeme bozuklukları hangi yaşlarda başlar?

Anoreksiya nervoza için en riskli yaşlar 14 -15 yaşlarıdır. Genelde ergenlik döneminde başladığı bildirilir ancak çok ender de olsa 9 yaşında ve menopoz sonrası kadınlarda başladığı bildiren çalişmalar vardır. Bulimiya nervoza için ise tipik başlangıç 18-19 yaş arasıdır.

13- Yeme bozukluklarında karşılaşılan tıbbi sorunlar nelerdir?

Bu hastalıklar vücuttaki pek çok organı ve bu organların işleyişini olumsuz biçimde etkiler. Bu nedenle de çeşitli tıbbi sorunlar ortaya çıkar:

  • Kalp ve damar sistemi: Tansiyon düşüklüğü, nabız sayısının azalması, kalp ritm bozuklukları, kalp kasının erimesi, elektrolit bozuklukları nedeniyle ani kalp durmaları en önde gelenlerindendir.
  • Sindirim sistemi: Kusmalara bağlı yemek borusu hasarları, hatta yırtılmaları, şişkinlik, kabızlık, müshil kullanımına bağlı barsak bozuklukları
  • Hormonal değişiklikler: Adet düzensizlikleri ve adetlerin kesilmesi
  • Kemikler : Kemik erimesi (osteoporoz), kemiklerde çabuk kırılmalar
  • Dişler : Diş minelerinde erime, çürükler
  • Kansızlık ve vücudun savunma hücrelerinin azalması

14-Yeme bozuklukları ölüm nedeni olabilir mi?

Evet. Anoreksiya nervoza ve bulimiya nervoza tüm psikiyatrik hastalıklar içinde en ölümcül olanlarıdır. Özellikle anoreksiya nervozalı hastalar daha fazla risk altındadır. İyi örgütlenmiş yeme bozukluğu kliniklerinin olduğu ülkelerde bile, anoreksiya nervozalı hastaların yaklaşık % 10’u bu hastalıktan dolayı ölmektedir.

15-Yeme bozuklukları olan bir tanıdığınıza nasıl yardımcı olabilirsiniz ?

En doğru yardım hastayı bir danışmanlık alması için psikiyatri uzmanı ile görüşmeye ikna etmektir. Bunu geciktirmek hastalığın kronikleşmesine ve tedavinin daha da zorlaşmasına neden olacaktır.

16- Yeme bozuklukları tedavisi nasıl olur?

Tedavi psikiyatri uzmanının öncülüğünde, hastanın durumuna göre dahiliye, kadın-doğum gibi diğer tıbbi dallar ile işbirliğine geçilerek yapılmalıdır. Tek bir tedavi yaklaşımından çok bir çok yaklaşımın bir araya gelişi ile hastaya yardımcı olmak uygun olur. Psikoterapi vazgeçilmezdir, aile ile işbirliği ve ailenin tedaviye doğru katılımı önemlidir. Tedavideki ilk hedef genellikle tedavi talebi az olan hastanın tedavi iş birliği yapmasını sağlamaktır.

17- Yeme bozukluklarının tedavisinde ilaçların yeri var mıdır?

Kesin bir ilaç tedavisi yoktur ve asıl tedavi ilaç kullanımı değildir. Psikoterapi ile birlikte kullanılmalıdır. İlaçlar sadece yardımcı rol oynarlar. Ancak son dönemlerde hem anoreksiya nervoza hem de bulimiya nervozanın çeşitli belirtilerinin hafifletilmesinde bazı yeni ilaçların yararları gösterilmiştir. Uygun dozda ve sürede kullanılırsa tedaviye katkıları olmaktadır.

18- İlaç kullanımını hangi hekimler düzenlemelidir?

İlaç tedavilerini psikiyatrlar düzenler. Ancak tıbbi sorunlar için ilgili branş hekimleri (iç hastalıkları uzmanı, fizik tedavi uzmanı, kadın-doğum uzmanı vb) ilaç önerir.

19-Yeme bozuklukları için hastanede yatarak tedavi gerekli midir? 

Yeme bozukluğu tedavileri birkaç biçimde sürdürülür. Yatarak tedavi bunlardan biridir. Özellikle ağır vakalarda hastane yatışı zorunludur. Hastaneye yatmayı gerektiren durumlar şunlardır:

  • çok fazla ve hızlı kilo kaybı
  • durdurulamayan kusmalar,
  • yukarıda sayılan çeşitli tıbbi sorunların varlığı,
  • daha önceki ayaktan tedavilerde iyileşme sağlanamamış olması,
  • yeme bozukluğu dışında diğer psikiyatrik hastalıkların varlığı.

Yatarak tedavi tıbbi sorunlar çok ağır ve kilo çok düşükse bir süre dahiliye kliniklerinde psikiyatrın gözlemi ve takibi ile yapılabilir. Ancak hastanın tıbbi durumu düzelmeye başladığında en kısa zamanda psikiyatri kliniğine nakli sağlanmalıdır. Çünkü bu gruptaki hastalıklar ruhsal hastalıklardır ve tedavileri de psikiyatrlar tarafından diğer branş hekimleriyle işbirliği ve ekip çalışması ile yürütülmelidir.

20-Yatarak tedavi ne zaman sonlandırılır, ardından nasıl bir takip planlanmalıdır?

Yatarak tedavinin sonlandırılmasına ilişkin kesin bir süre verilemez. Ancak

  • doğru beslenme ilkelerinin uygulandığı,
  • hastanın sağlıklı kilosuna yaklaştığı,
  • tıbbi sorunların düzeldiği,
  • kusmaların ve müshil kullanımının kontrol edilebildiği noktada ayaktan tedaviye geçilebilir.

Yatarak tedavi genel tedavilerin sadece bir kısmını oluşturur. Asıl büyük bölüm ayaktan tedaviler sırasında gerçekleştirilir. Hastaneden çıktıktan sonra hastaların uzun süre takip edilmesi gerekir. Bu takip süresince bireysel ve grup psikoterapileri, aile tedavileri uygulanır.

kaynak

https://www.dnbiyomed.com/blogoku/tikinircasina-yeme-bozuklugu-263

https://psikiyatri.org.tr/halka-yonelik/32/yeme-bozukluklari

Yayınlanma: 01.12.2023 13:50

Son Güncelleme: 16.08.2024 17:39

Psikolog

Hidayet

ÇALIŞKAN

Psikolog

(*)(*)(*)(*)(*)3 Yorum
Depresif Bozukluklar
İlişki / Evlilik Problemleri
Sosyal Fobi
+8
Uzmanınla dilediğin yerden görüş:
Psikolog Merkezi: Online Seans

Şimdi indir, konuşmaya başla

App Store'dan İndirGoogle Play'den İndir
Bunları da sevebilirsiniz...

Kalp Kırmadan 'Hayır' Demek: Kendi Sınırlarınızı Çizme Rehberi

Kalp Kırmadan 'Hayır' Demek: Sınırlarımızı Çizme ve Kendimizi Yeniden Bulma RehberiGünlük hayatın koşuşturmacası ve sosyal ilişkilerin karmaşası içinde birçoğumuz kendimizi hiç fark etmeden tek bir rolün içinde hapsolmuş buluruz: "Herkesi memnun etmeye çalışan kişi." Etrafımızdaki insanları mutlu etmek, çatışmadan kaçınmak, sevilmek ve onaylanmak arzusu son derece insani bir ihtiyaçtır. Ancak bu istek kendi ihtiyaçlarımızın, önceliklerimizin ve ruhsal dengemizin önüne geçtiğinde, için için işleyen sessiz bir tükenmişlik başlar. Günün sonunda yalnız kaldığımızda içimizde yankılanan o derin sorudan kaçamayız: "Herkesi memnun etmeye çalışırken kendimi nerede kaybettim?"Sınır koymak, dışarıdan bakıldığında başkalarına "dur" demek gibi görünse de aslında özünde kendimize verdiğimiz bir "evet" sözüdür. Ne var ki toplumsal öğretiler, yetiştirilme tarzımız ve içselleştirdiğimiz inançlar; sınır çizmeyi çoğu zaman bir bencil davranış, kaba bir tutum ya da ilişkiyi sonlandıran bir tehdit gibi görmemize neden olur. Sevdiklerimizi kırma veya "uyumsuz, zor biri" olarak etiketlenme korkusuyla sınırlarımızı görünmez kılarız. Ancak görünmez kılınan her sınır, benliğimizden verilen bir tavize dönüşür.Uyumlu Olma Çabası ve Sessiz KırgınlıklarGün içinde sıradan gibi görünen pek çok an yaşarız. Biri sınırımızı aşan bir şaka yapar, hayatımıza dair yersiz bir tavsiyede bulunur ya da bize hiç uymayan bir taleple gelir. O an içimizde aniden bir huzursuzluk, bir göğüs sıkışması ya da küçük bir öfke dalgası uyanır. Zihnimiz tam da o anda tehlike çanlarını çalmaya başlamıştır.Fakat tam kendimizi ifade edecekken o tanıdık, felç edici korku araya girer: "Eğer şimdi tepki gösterirsem kırıcı, kaba ya da uyumsuz görünür müyüm?"Bu korku bizi kendi gerçekliğimizden hileli bir şekilde uzaklaştırır. Anı sessizce geçiştirir, tebessüm ederek kafa sallar ya da içimiz kan ağlarken "Olur, hallederim" deriz. Sırf ilişkideki o anlık sahte uyumu korumak adına kendi iç huzurumuzdan vazgeçeriz. Ancak ifade edilmeyen, bastırılan her rahatsızlık yok olmaz; aksine içimizde birikerek zamanla karşı tarafa yönelik gizli bir kırgınlığa ve öfkeye dönüşür. Uzaklaşmaktan korktuğumuz için verdiğimiz tepkiler, ilişkimizi gerçekte istemediğimiz bir hale getirebilir. Sonuçta, sırf korumak için susmayı seçtiğimiz o ilişki, bastırılan duygular yüzünden günden güne samimiyetini kaybeder.Duygularınız: Sınır Kapınızdaki Alarm SistemiPeki, sınır koymaya nereden başlayacağız? Sınırı nerede koyacağımızı bilmek için önce sınırın nerede ihlal edildiğini hissetmemiz gerekir. Sınır ihlalinin ilk işareti zihinsel tahlillerden önce bedenimizde ve duygularımızda belirir.Psikolojik açıdan bakıldığında öfke, huzursuzluk ya da bıkkınlık gibi duygular sanıldığı gibi "kaçınılması gereken olumsuz duygular" değildir. Aksine bu duygular, kişisel alanımızın ve değerlerimizin ihlal edildiğini bize bildiren en sadık rehberlerimizdir. İçinizde aniden yükselen o rahatsızlık hissi, aslında sınır kapınızın izinsiz çalındığını söyleyen bir alarm sistemidir. Bu alarm çaldığında onu hemen "kötü bir duygu" diyerek bastırmak yerine, onun ne söylediğini dinlemeyi öğrenmek gerekir.Alarm Çaldığında: İçsel Bir Süzgeçten GeçmekAlarm çaldığında refleks olarak hemen karşı tarafı suçlamak ya da tam tersine kendimizi suçlayıp duygumuzu bastırmak zorunda değiliz. Yapmamız gereken şey, anlık tepkiler vermeden önce durmak ve dürüst bir içsel sorgulama yapmaktır. Bu noktada zihnimize şu iki kritik soruyu sormalıyız: * "Bu tavsiye, yorum ya da talep gerçekten dikte edici, kaba veya haddi aşan bir yerde miydi?" Yani karşı taraf sınırımı objektif olarak ihlal etti mi? * "Yoksa karşı taraf aslında oldukça normal bir şey söyledi de ben kendi yetersizlik hissiyatım, onaylanma ihtiyacım veya geçmiş deneyimlerim yüzünden mi bu kadar öfkelendim?"Bu ayrımı yapmak hayati bir önem taşır. Eğer yanıtınız ikinci soruya yakınsa, orada çalışılması gereken şey karşı tarafla gireceğiniz bir çatışma değil; kendi içsel tetikleyicileriniz ve özdeğerinizdir. Ancak yanıtınız birinci soruya işaret ediyorsa, ortada net bir sınır ihlali vardır ve kendinizi korumak en doğal hakkınızdır.Kalp Kırmadan Sınır Çizmenin Pratik YollarıSınır çizmek, araya yüksek duvarlar örmek ya da insanlarla kavgaya tutuşmak anlamına gelmez. Sağlıklı sınırlar; ne içeriye zarar veren ne de dışarıyı tamamen kapatan, kapısı ve penceresi olan esnek alanlardır. İlişkilerinizde bunu hayata geçirmek için şu ilkelere tutunabilirsiniz: * Zaman Kazanın: Sizi zorlayacak bir taleple karşılaştığınızda anında "evet" demek yerine kendinize düşünme payı bırakın. "Bu teklifini değerlendirmek için biraz zamana ihtiyacım var, sana gün içinde döneceğim" demek, otomatik onay verme alışkanlığınızı kırar. * İlişkiyi Talepten Ayırın: Sevginizi veya saygınızı, istenen şeyle karıştırmayın. "Seni çok seviyorum ve yanında olmayı önemsiyorum; ancak bu hafta sonu bu programa katılamayacağım" diyerek, hem ilişkiye verdiğiniz değeri hissettirebilir hem de sınırınızı koruyabilirsiniz. * Açıklama Tuzağına Düşmeyin: Sınır çizerken dakikalarca mazeret üretmek zorunda değilsiniz. Şeffaf ve net bir "Hayır, bu durum şu an benim için uygun değil" ifadesi son derece yeterlidir. Gereğinden fazla açıklama yapmak, karşı tarafa sınırınızı müzakere etme hakkı verir. Benzer bir durum yinelendiğinde kararlarınızda esneme payınızın olduğu varsayılabilir.Kendinize Doğru Bir AdımKendi sınırlarınızı tanımak, "kaba görünür müyüm" korkusunu esnetmek ve duygularınızın size ilettiği mesajları doğru okumak zaman, sabır ve pratik gerektiren bir içsel yolculuktur. Bu, bir gecede çözülüp bitecek bir bulmaca olmadığı gibi, bu yolda yalnız başınıza çabalamak zorunda da değilsiniz.İlişkilerinizde başkalarını kaybetmeme uğruna kendi benliğinizi feda etmediğiniz, kendi özgün varlığınızı koruyabildiğiniz sağlıklı bağlar inşa etmek mümkündür. Bu içsel süreci güvenli ve anlayışlı bir ortamda birlikte keşfetmek, sınır kaslarınızı güçlendirmek isterseniz dilediğiniz zaman bana profilimden ve soru sor kısmından ulaşabilirsiniz.

Gürültülü Bir Dünyada Görünmez Olmak: Duyulmamanın Sessiz Sancısı ve Kendi Sesini Bulmak

Kalabalık bir masada oturduğunuz bir anı düşünün. Sevdikleriniz yanınızdadır, kahkahalar yükselmektedir, çaylar tazelenmektedir. Tam o sırada kalbinizden kopup gelen, sizin için gerçekten anlamlı bir cümleyi dile getirirsiniz. Ancak kelimeleriniz karşınızdakinin kulağına ulaşamadan havada süzülür ve yok olur. Karşınızdaki başını hafifçe sallar, belki gülüser ya da hemen lafı kendi anlatacağı konuya getirir. O an içinizde belli belirsiz bir soğukluk hissedersiniz. Etrafınız insanlarla doludur ama siz kendinizi yapayalnız ve adeta "görünmez" hissedersiniz.Ya da en yakınınızla bir aradasınızdır. İçinizdeki sıkıntıyı, yorgunluğu ya da kafa karışıklığını paylaşmak istersiniz. Tam kendinizi açacakken karşınızdakinin gözlerinde yükselen o sabırsız, yargılayıcı veya uzaktaki duvarı görürsünüz. "Aman canım, buna mı takıldın?", "Sen de her şeyi çok büyütüyorsun" ya da "Bak ben ne yapıyorum biliyor musun?" cümleleri dökülür dudaklarından. Söyledikleriniz duyulmamış, hissettikleriniz tartılmamış ve varlığınız hakiki bir alan bulamamıştır. Yavaşça geriye çekilir, kendi içinize kapanır ve susarsınız.Duyulmamak, içtenlikle dinlenmemek ve anlaşılmamak; insan ruhunda en sessiz ama en derin izleri bırakan yaşantılardan biridir. Bu durum sadece anlık bir hayal kırıklığı veya geçici bir yalnızlık hissettirmez. Zamanla bir insanın kendisiyle, bedeniyle, duygularıyla ve dış dünyayla kurduğu bağı kökünden değiştirebilir.Duyulmanın İlk Adımları: Çocukluktan Bugüne Taşınan İhtiyaçİnsanın bu dünyadaki en temel, en hayati ihtiyaçlarından biri görünmektir. Bir başkasının gözlerinin içine baktığında; "Sen varsın, buradasın, seni duyuyorum, hissettiklerin benim için anlamlı ve varlığın değerli" mesajını almaktır.Bu ihtiyaç ilk olarak çocukluğumuzun erken dönemlerinde şekillenir. Küçük bir çocuğu gözünüzün önüne getirin. Yerden bulduğu tuhaf bir taşı, yaptığı basit bir resmi ya da birdenbire içini kaplayan koca bir korkuyu ebeveynine göstermek ister. Çocuğun o andaki tek arzusu, elindeki taş değil; o taşı tutarken hissettiği heyecanın bir başkası tarafından görülmesi ve aynalanmasıdır. Ebeveyn göz teması kurup, "Gerçekten ne kadar ilginç bir taş, heyecanını anlıyorum" dediğinde, çocuğun zihninde ve kalbinde güvenli bir zemin inşa edilir. Çocuk der ki: "Benim hissettiklerim gerçek, duygularım önemli ve ben bu dünyada bir yere sahibim."Ancak ne neşemiz, ne üzüntümüz ne de korkularımız içtenlikle dinlenmediğinde; anlatmak istediklerimiz geçiştirildiğinde veya küçümsendiğinde ruhumuzda ilk çatlaklar oluşmaya başlar. Sürekli duyulmayan bir çocuk, zamanla çok ağır bir içsel sonuca varır: "Demek ki benim hissettiklerimin bir önemi yok. Demek ki ben olduğum gibi kabul görmüyorum."Bu sessiz mesaj, büyüyüp yetişkin bir birey olduğumuzda da peşimizi bırakmaz. İlişkilerimizde, iş yerimizde, dostluklarımızda ve hatta kendi iç konuşmalarımızda yankılanmaya devam eder.Duyulmamak Bir İnsanı Neye Dönüştürür?İçtenlikle dinlenmemek ve anlaşılmamak, sürekli olarak duvara çarpmak gibidir. İnsan ruhu bu acıyı sonsuza kadar çıplak bir şekilde taşıyamaz. Kendimizi, kalbimizi ve kırılganlığımızı korumak adına farkında olmadan bazı koruyucu kalkanlar geliştiririz. Duyulmayan bir insan, zamanla şu üç belirgin halden birine veya birkaçına dönüşebilir:A. Kendi Sesini Susturan ve "Aşırı Uyumlu" Hale Gelen İnsanDinlenmediğimizi ve iç dünyamızın önemsenmediğini hissettikçe, kendi özgün ihtiyaçlarımızı derine, çok daha derine gömeriz. Sevilmek, kabul görmek, çatışmadan kaçınmak ve terk edilmemek için başkalarının beklentilerine uygun davranmayı bir hayatta kalma stratejisi olarak benimseriz.Bu insan, etrafındaki herkesin ihtiyacını sezen, herkese "evet" diyen, kendi kırgınlığını gizleyip başkalarının neşesini besleyen birine dönüşür. Dışarıdan bakıldığında inanılmaz derecede "uyumlu", "düşünceli" ve "kusursuz" görünür. Oysa bu uyumun arkasında, kendi sesini tamamen kaybetmiş, ne istediğini, neye öfkelendiğini ve kim olduğunu unutmuş yaralı bir ruh yatar. Başkalarını memnun etmek adına her gün kendine "hayır" diyen bu insan, kendi hayatının öznesi olmaktan çıkıp başkalarının hikayesinde figürana dönüşür.B. Kabuğuna Çekilen ve Buz Kesen İnsan"Nasıl olsa beni kimse duymuyor, nasıl olsa kimse anlamayacak" düşüncesi bir kez zihne yerleştiğinde, kişi kalbinin etrafına yüksek ve kalın duvarlar örmeye başlar. Bir daha hayal kırıklığı yaşamamak, yeniden incinmemek ve o görünmezlik hissiyle yüzleşmemek için çözümü insanlardan uzaklaşmakta bulur.Bu dönüşümde insan, fiziksel olarak kalabalıklar içinde bulunsa bile duygusal olarak buz keser. İlişkilerini yüzeysel bir seviyede tutar, kimsenin o gizli çemberin içine girmesine izin vermez. İçindeki fırtınaları, yalnızlığı ve incinmişliği dışarıya asla yansıtmaz. Dışarıdan "güçlü", "kendi kendine yeten" ya da "mesafeli" görünen bu kalkan, aslında derin bir yalnızlığın ve çaresizliğin üzerini örten duygusal bir yalıtımdır.C. Fısıltısı Çığlığa Dönüşen ve Öfkelenen İnsanİnsanın içindeki ihtiyaçlar, duygular ve sınır ihlalleri nazik yollarla ifade edildiğinde duyulmuyorsa, beden ve ruh bu durumu sonsuza kadar sessizce izlemez. Bir zamanlar fısıltı olan o kırgınlıklar, zamanla birikir ve en sonunda kontrol edilemez öfke patlamalarına dönüşür.Sürekli anlaşılmayan bir insanın aniden gösterdiği sert tepkiler, hırçınlıkları ya da sabırsızlıkları dışarıdan bakıldığında "aşırı" veya "nedensiz" bulunabilir. Oysa o öfkenin hemen arkasında duran şey, geçmişte defalarca duyulmamış, yok sayılmış ve çaresiz kalmış çocuksu parçamızın "Lütfen artık beni görün, lütfen sesimi duyun!" diye atan kalbidir. Öfke, duyulmamanın yarattığı çaresizliğin en son ve en gürültülü çığlığıdır.En Büyük İhmal: Kendi Sesimize Kulak TıkamakGörünmezliğin ve anlaşılmamanın yarattığı acıyla yaşarken, sıklıkla gözden kaçırdığımız çok derin bir gerçek vardır: Biz ne zaman kendi içsel sesimizi duymayı bıraktık?Başkalarının bizi dinlemesini, anlamasını ve onaylamasını beklerken; farkında olmadan kendi kendimize en büyük sağır dönüşebiliriz. Bedenimiz bize her gün fısıldar:Omuzlarımızdaki yük ağır geldiğinde kaslarımız sertleşir.Bir ilişki ya da ortam bize iyi gelmediğinde midemize bir düğüm oturur.Sürekli koşturmaktan ve kendimizden vermek yorulduğumuzda derin bir tükenmişlik hissederiz.Tüm bu fısıltılara rağmen, günlük hayatın hızı, başkalarını memnun etme telaşı ve zihnimizdeki "şöyle olmalısın" diyen acımasız sesler yüzünden kendi içimize kulak tıkamaya devam ederiz. Kendi duygusuna alan açmayan, kendi kırgınlığına şefkat göstermeyen ve kendi bedeninin sinyallerini görmezden gelen bir insan; başkalarının kendisini tam olarak anlamasını sağlasa bile içindeki o derin boşluk kapanmaz.İyileşme, başkalarının kulağını kendimize çevirmekle değil; kendi içimize dönüp kendi özümüzü dinleyecek cesareti göstermekle başlar.Kendi Sesini Bulmak ve Hakiki Bağlar Kurmak: Dönüşüm YoluEğer siz de hayatınızın bir döneminde veya tam da şu an duyulmadığınızı, anlaşılmadığınızı ve yalnız kaldığınızı hissediyorsanız; bu durumu değiştirmek için atabileceğiniz şefkatli ve dönüştürücü adımlar var. Bu adımlar, dışarıdaki gürültüyü bir anlığına durdurup kendi varlığınıza kucak açmanızla ilgilidir.1. Nazikçe Yavaşlayın ve DurunGünlük hayatın koşuşturmacası içinde sürekli bir şeylere yetişmeye, her beklentiyi karşılamaya çalışırken kendi sesimizi duymamız imkansızdır. Gün içinde sadece birkaç dakikalığına durun. Derin bir nefes alın. Bedeninizin oturduğu sandalyeyle, bastığı yerle temasını hissedin. Zihninizdeki zorunluluk listelerini bir kenara bırakıp sadece "şu an"da var olmayı deneyimleyin.2. Kendi Bedeninize ve Duygularınıza SorsunKendinize gün içinde sık sık şu soruyu sorun: "Şu an gerçekten ne hissediyorum ve neye ihtiyacım var?" Gelen cevabı yargılamadan, "böyle hissetmemeliyim" demeden kabul edin. Eğer üzgünseniz üzüntünüze, kırgınsanız kırgınlığınıza alan açın. Tıpkı ağlayan küçük bir çocuğun başını okşar gibi, kendi duygunuzun yanında durun.3. Kendinize Şefkatli Bir Dokunuş SununYalnız ve anlaşılmamış hissettiğiniz anlarda, fiziksel şefkatin gücünü hafife almayın. Bir elinizi göğsünüzün üzerine, kalbinizin tam ortasına koyun. O dokunuşun sıcaklığını, kalbinizin atışını hissedin. Kendinize içinizden sakin ve yumuşak bir tonla şunları söyleyin: "Seni duyuyorum. Şu an zorlandığını biliyorum ve ben senin yanındayım."4. Şefkatli Sınırlar Çizmeyi ÖğreninDuyulmamanın en büyük sebeplerinden biri, sınır çizememektir. Başkalarını hayal kırıklığına uğratma korkusuyla kendi ihtiyaçlarımızdan ödün verdiğimizde, zamanla resentment (hınç) biriktiririz. Sevgiyi kaybetme korkusuyla sürekli "evet" demek yerine; kendi ruh sağlığınızı korumak adına nazik ama net "hayır"lar demeyi deneyin. Unutmayın ki, kendinize verdiğiniz gerçek bir "evet", başkalarına diyeceğiniz şefkatli bir "hayır" ile başlar.5. Sizi İçtenlikle Dinleyen Güvenli Alanlar SeçinHerkes bizi anlamak zorunda değildir ve ne yazık ki her insan derin bir dinleme kapasitesine sahip değildir. Sizi sürekli küçümseyen, sözünüzü kesen ya da hissettiklerinizi yok sayan ilişkileri gözden geçirin. Sizi olduğunuz gibi kabul eden, yargılamadan dinleyen, alan açan insanlarla bağlarınızı güçlendirin. Eğer çevrenizde böyle bir alan yoksa, bir terapist ile kuracağınız o güvenli ve aynalayan ilişki, kendi sesinizi yeniden keşfetmeniz için harika bir başlangıç noktasıdır.Son Söz: Kendinize Verdiğiniz Şefkatli RandevuAnlaşılmadığınızı, sesinizin gürültüde kaybolduğunu hissettiğiniz anlarda hatırlayın: Siz başkalarının aynasında yansıyan siluetinizden çok daha fazlasınız. Değeriniz, bir başkasının sizi ne kadar anladığıyla veya onayladığıyla azalıp çoğalmaz.Bugün başkalarının sizi duyması için çabalamayı bir anlığına bırakın. İçinizdeki o yalnız, kırgın ama bir o kadar da özgün parçaya dönün ve ona şu sözü verin: "Artık seni duyuyorum. İçindeki fısıltıları, yorgunlukları ve arzuları dinlemeye hazırım."Kendi içsel sesinize vereceğiniz bu küçük ve şefkatli randevu; maskeleri bırakmanın, kendi hikayenizin başrolü olmanın ve bu gürültülü dünyada kendi benzersiz melodinizi özgürce söylemenin ilk adımıdır.Günün Sorusu: Bugün başkaları tarafından duyulmaktan vazgeçtiğiniz için susturduğunuz hangi parçanıza; dinleyen, anlayan ve kucaklayan bir şefkatle kulak vereceksiniz?

Sevme Sanatı ve İnanmanın Gücü: Tohumu Kendi Renginde Yeşertmek

Bir bahçedeki tohumu düşünün. Bir filizin ne zaman ve ne renkte çiçek açacağını önceden belirleyip onu dışarıdan zorla çekerek büyütemezsiniz. Yapabileceğiniz tek şey; toprağı havalandırmak, ona ihtiyacı olan suyu ve güneş ışığını vermek ve kendi doğasında serpilmesine sabırla tanıklık etmektir. İnsan ruhu da tıpkı o tohum gibidir. Erich Fromm, Sevme Sanatı adlı eserinde insana ve ilişkilere dair şu derin hakikatin altını çizer: "Eğitim, bir çocuğa özel yeteneklerinin farkına varması için yardım etmektir. Eğitimin zıddı ise yönlendirmedir."İlk bakışta sadece okul duvarlarını veya ders kitaplarını çağrıştıran bu cümle, aslında ebeveynlikten dostluğa, evlilikten kendimizle kurduğumuz bağa kadar tüm yaşamımızı kucaklayan büyüleyici bir ilkedir. Bir insanı kendi zihnimizdeki ideal kalıplara sığdırmaya çalışmak, onu kendi beklentilerimize göre biçimlendirmeye zorlamak bir "eğitim" değil, örtük bir yönlendirme ve müdahaledir. Oysa onun içinde zaten var olan potansiyeli görmek, korkularını yatıştırmak ve kendi renginde çiçek açmasına izin vermek gerçek sevgidir. Bu yaklaşım, hem bir çocuğa duyulan inancın hem de insanın kendi özüne gösterdiği güvenin hayatı nasıl bereketli, üretken ve anlamlı bir yolculuğa dönüştürdüğünü gözler önüne serer.1. Kendi Kalıbına Zorlamak mı, Özüne İnanmak mı?Bir çocuğun veya bir yetişkinin gözlerinin içine bakıp "Sana inanıyorum" demek, sadece kuru bir temenni ya da anlık bir övgü sözcüğü değildir. Gerçekten inanmak; karşıdakini değiştirmeye, yontmaya veya kendi zihnimizdeki "mükemmel" taslağa uydurmaya çalışmadan, onu olduğu gibi kabul ederek kendi yolunu çizmesine alan açmaktır. Ne yazık ki günlük hayatın koşturmacası içinde sevgimizi ve onayımızı çoğu zaman görünmez şartlara bağlarız. Çocuğumuzdan bizim hayal ettiğimiz mesleği seçmesini, partnerimizden bizim duygu dünyamıza uymasını, hatta kendimizden hiç hata yapmayan kusursuz bir robot olmamızı bekleriz. Ancak yönlendirmenin ve kalıplara zorlamanın başladığı yerde, insanın özgün yaşam enerjisi çekilmeye ve içindeki o doğal coşku donmaya başlar.Oysa bir insana ve onun içsel gücüne gerçekten inanıldığında, ortaya tarif edilmez bir üretkenlik çıkar. Burada bahsettiğimiz üretkenlik; sadece saat gibi çalışan soğuk bir performans ya da sürekli bir şeyler başarma hırsı değildir. Üretkenlik, insanın kendi potansiyelini korkusuzca dışarı vurması, neşeyle, hevesle hayat katarak yeni bir şeyler ortaya koyabilmesidir. Başarısızlık korkusu ve "beğenilmeme" kaygısı üzerimizden kalktığında, zihnimiz ve kalbimiz özgürleşir. Kendisine samimiyetle inanıldığını hisseden bir çocuk da, kendi yeteneklerine güven duyan bir yetişkin de hata yapmaktan korkmaz; denemekten, üretmekten ve hayatın içinde kendi kimliğiyle var olmaktan derin bir haz alır.Nitekim Arno Gruen, Empatinin Yitimi eserinde bu durumun toplumsal ve ruhsal boyutuna dikkat çeker. Gruen’e göre, bir bireyin kendi otantik duygularını yaşamasına izin verilmeyip dışarıdan dayatılan kalıplara zorlanması, insanın hem kendi özüyle hem de başkalarıyla kurduğu duygudaşlık (empati) bağını koparır. Kendi içsel duygusal sınırları ihlal edilen çocuk, yetişkinlikte diğer insanları anlama ve şefkat gösterme kapasitesini yitirerek onları denetleme veya kendi zihnindeki rollere uydurma eğilimi geliştirir. Oysa gerçek empati; bir insanı kendi beklentilerimize uydurmaya çalışmak değil, onun duygusal gerçekliğini ve kırılganlığını olduğu gibi kabullenebilmektir.2. İki Kişilik Bir Sığınak Değil, Hayata Açılan Bir Kucak: Sevginin Sosyal YüzüGünümüzün hızlı ve yalnızlaşan dünyasında sevgi, sıklıkla dışarıdaki karmaşadan kaçıp sığınılacak iki kişilik korunaklı bir liman gibi algılanıyor. "Biz bize yetelim, dışarıdaki fırtına bizi ilgilendirmez" düşüncesi, sevgiyi bireysel bir kaçışa veya bencilce bir ortaklığa dönüştürme riski taşır. Erich Fromm’un ustalıkla vurguladığı gibi, gerçek sevgi kapıları dış dünyaya kapatan iki kişilik bir sığınak değil; insanı hayata, doğaya ve topluma bağlayan en güçlü sosyal olgudur.Sevgi, tek bir kişiye odaklanan dar bir duygu değil; insana ve yaşama karşı takınılan genel bir duruştur. Bir çocuğa gösterdiğimiz şefkat, aslında geleceğin dünyasına olan inancımızdır. Bir dostumuza verdiğimiz değer veya bir yabancıya gösterdiğimiz nezaket, toplumsal iyileşmenin görünmez harcıdır. Gerçek anlamda sevmeyi ve inanmayı öğrenen bir insan, kendi kabuğuna çekilmez; aksine etrafındaki herkesle, toplumuyla ve çevresiyle daha derin, daha yapıcı bağlar kurar. Sevgi bireysel bir kıvılcım olarak başlasa da, paylaşıldıkça çoğalan, toplumu bir arada tutan ve birlikte var olma kültürünü besleyen sosyal bir güce dönüşür.3. "Sen Varsın ve Kıymetlisin": Ötekinin Varlığıyla Yeşermekİnsan, tek başına duran, dünyadan yalıtılmış bir ada değildir. Büyümek, kendimizi keşfetmek ve üretmek için her zaman bir başkasının varlığına, onun bizi onaylayan, sıcak bakışına ihtiyaç duyarız. Bir bebeğin dünyadaki ilk günlerinden itibaren en temel ruhsal gıdası, annesinin gözlerinde kendi varlığının kabul gördüğünü hissetmektir. Bir insanın "Sen varsın, buradasın ve senin varlığın bu dünya için kıymetli" mesajını alması, onun hayat boyu taşıyacağı zihinsel omurgasını oluşturur.Karşıdakinin varlığını sadece kendi ihtiyaçlarımıza hizmet ettiği sürece değil, onun kendi özgün dünyası için değerli görmek sevgiyi olgunlaştırır. Bir öğretmen öğrencisine, bir ebeveyn çocuğuna, bir dost arkadaşına bu gözle baktığında; aradaki ilişki bir güç savaşı olmaktan çıkar, birbirini besleyen zengin bir buluşma alanına dönüşür. Karşıdakinin varlığına duyduğumuz içten saygı, kendi varlığımızı da zenginleştirir. İki insanın kendi sınırlarını koruyarak, birbirinin ışığını gölgelemeden yan yana durabilmesi ve birbirinin gelişimine neşeyle tanıklık etmesi, insan olmanın en zarif deneyimidir.Bir Davet ve Kendime SoruSevgili Okur; ister bir anne-baba olun, ister bir öğretmen, ister kendi içsel yolculuğunda ilerleyen bir yolcu... İçinizdeki veya karşınızdaki o eşsiz potansiyeli yönlendirmeye, kendi zihninize göre yontmaya çalışmadan önce durup derin bir nefes alın. Hayatın en güzel ve kalıcı ürünleri, özgür bırakılan ve karşılıksız bir inançla beslenen topraklarda yetişir.Bu hafta boyunca kendi iç dünyanızda ve sevdiklerinizle temas kurarken şu soruyu aklınızda tutmayı deneyin:"Bugün sevdiklerimle ve kendimle ilişki kurarken onları kendi zihnimdeki kalıplara sokmaya mı çalışıyorum, yoksa oldukları gibi gelişmelerine ve kendi ışıklarını parlatmalarına sevgiyle alan açıyor muyum?"