Romantik İlişkimlerimde beni sevmeyen insanlara bağlanıyorum sorun bende mi?

Bağlanma, her canlının yaşamında yeme içme kadar doğal bir ihtiyaçtır. Bu yazımızda sizlere ilişkilerde bağlanma stilleri hakkında sizlere bilgi vereceğiz.
İnsanın bağ kurması, desteklenmesi, zor zamanlarında birinin kendisini iyi hissettirmesi, sevmek, sevilmek, onaylanmak, takdir edilmek, zorlukları birlikte aşabilmek; bunların hepsi bağ kurmanın önemli unsurlarındandır. Her insan hayatında bu unsurlara ihtiyaç duyar. Hatta bu ihtiyaçlar nedeniyle de insanlar bir araya gelirler, derinlikli ilişkiler kurarlar, evlenirler ve ailelerini genişletirler. Bu şekilde kurulan ilişkilerin temelinde güven faktörü yatar.
Sağlıklı bağlanan kişiler ilişki içinde kendilerini güvende hissederler ve çiftler aralarında sağlam bir bağın olduğunu bilirler. Bu bağların nasıl kurulduğu, ilişkide güvende olma hissinin nasıl sağlandığına yönelik bazı düşünce ve davranış kalıpları vardır. Bunlara ilişkilerde bağlanma stilleri adı verilir. İlişkilerde bağlanma stilleri; güvenli bağlanma stili ve güvensiz bağlanma stilleri olarak iki gruba ayrılır.
Güvenli bağlanma stili dünyanın her yerinde aynı unsurlara dayanan ve sağlıklı bağlanma olarak da bilinen ilişkilerde bağlanma stilleri arasında tekken, güvensiz bağlanma stilleri grubunun içerisinde kaygılı bağlanma, kaçıngan bağlanma ve korkulu kaçınmacı bağlanma (hem kaçıngan hem de kaygılı bağlanma stilinin kombinasyonu) yer alır.
İlişkide Kaygılı Bağlanma Stili
Kaygılı Bağlanan Kişiler İlişkide Nasıl Düşünürler?
Kaygılı bağlanma, adının da üzerinde olduğu gibi bağlanma ilişkisiyle alakalı kaygıları olan kişilerin ilişkilerde bağlanma stillerindendir. Bu bağlanma stiline sahip kişilerin zihinlerinde ilişkileriyle ilgili tehdit algısı vardır. Kişi ilişkisinin eninde sonunda sıkıntıya gireceğini, terk edileceğini, büyük acılar çekeceğini, mutlu olamayacağını, kendisine değer verilmeyeceğini, kimsenin kendisini sevmeyeceğini ve bu yüzden de ömrünün hep yalnız bir şekilde geçeceğini düşünür. Dolayısıyla da kimseye güvenemeyeceğine yönelik bir inanç geliştirir.
Kişinin bağlanma ihtiyacı duyması son derece normal olduğu halde kişinin zihninde kaygılı bağlanmaya hizmet eden bu tarz düşünceleri var ise kişi bu durumdan dolayı çok rahatsız olabilir. Çünkü sürekli bir sorun yaşayacağına dair inançları ve düşünceleri bir süre sonra kişiye duygusal olarak acı verir. Bu kişiler içlerinde hissettiği acıya da seyirci kalmak istemezler. Dolayısıyla acıyı gerçek anlamda yaşatacak durumlar içine girmemeye çalışırlar. Acı çekmemek için yakınlık kurarken bir taraftan da içten içe hep temkinli olmak ister.
Kaygılı bağlanma stiline sahip kişiler ilişkinin belli dönemlerinde kendilerini geri çekebilirler. Özellikle ilişkinin daha çok derinleşeceği bir boyut olan evlilik planlamalarının yapıldığı zamanlarda bu durum daha sık gözlenir. Bu kişiler genellikle evlenmekten korku duyarlar. Kişi evlenirse daha derinlikli bir ilişki yaşayacağından dolayı olası bir terk edilmenin vereceği sıkıntılar daha büyük olur korkusuyla ilişkilerden uzak durmayı tercih edebilirler. Fakat bir noktadan sonra kişide yakınlık kurma ihtiyacı baskın gelip ilişki içine girerler.
Kaygılı Bağlanan Kişiler Hangi Düşünce Çarpıtmalarının Etkisindedirler?
İlişkilerde bağlanma stillerinden kaygılı bağlanma stiline sahip olan kişiler, korktukları şeylerin başlarına gelmemesi için birtakım davranışlar gösterirler. Genelde bu davranışlar üzücü bir şekilde ilişki içinde başka sorunların ortaya çıkmasına neden olur. Böyle kişiler ilişkide sorunlu olarak algılanabilir, ortaya çıkan davranışları ilişkinin doğasının bozulmasına sebep olabilir.
Aslında bu durum kişinin gerçekten korktuğu şeylerin başına gelmesine neden olabilir. Kaygılı bağlanan kişi partnerini bunaltabilir, bazı davranışları partnerindeki farklı duyguları tetikleyebilir, partnerinin kendisine olan sevgisi, saygısı azalabilir. Böylelikle de kaygılı bağlanan kişi “ben zaten bu ilişkinin de sonunun olmadığını biliyordum, kimseye güvenilmez, kimse beni sevmiyor, herkes beni sorunlu görüyor.” gibi düşüncelerle boğuşur. Aslında bu kişi farkında olmadan kendisini etki altına alan bir dramayı yaşamaya başlar. Bu tür döngüleri tekrar tekrar yaşayan kişiler bunun sonucunda partnerlerine fazla yapışabilirler.
Bu durum aynı bir çocuğun annesi evden gidecekken çocuğun kapı önünde annesinin bacağına yapışıp gitmemesi için yalvarması, annesine yapışması gibidir. Kaygılı bağlanan kişiler çocuk gibi partnerinin her zaman yanında olmasını isterler, partnerinin ilgisine çok yoğun bir şekilde ihtiyaç duyarlar. Kişi partneri yanında olmadığı zaman tıpkı annesinin bacağına yapışan çocuğun annesine duyduğu ayrı kalma kaygısı gibi bu kişi de partnerini kendisinden uzaklaşıp gidecekmiş gibi hisseder.
Kaygılı Bağlanan Kişilerin Gözünden Partnerleri Nasıldır?
Kaygılı bağlanan kişiler partnerlerini her şeyleri olarak görürler ve partnerine arkadaş, anne, baba, seven, onaylayan, değer veren, mutlu hissettiren, destek veren, zorluklarla baş etmesini sağlayan kişi olarak tüm rol sorumluluklarını yüklerler. Kişi doğal olarak her şeyi onda bulduğu partnerine daha çok yapışma eğilimi gösterir. Durum böyle olunca da kişi işine, sosyal hayatına, kendi ailesine odaklanmak yerine kendi ilişkisini fazlaca ön planda tutar.
Kaygılı bağlanan kişiler partnerlerine karşı kıskançlık duyabilirler. Kişi partneriyle kurduğu bağı kaybetmekle alakalı büyük endişe duyduğu için sürekli kendisini diken üstünde hissederler. Dolayısıyla bu kişiler partnerlerinin gitmesi, terk etmesi, kendisini sevmemesi konusunda büyük korku duyarlar. Partnerinin kendisine verdiği değeri, sevgiyi başkasına verebileceğiyle ilgili çeşitli olumsuz düşünceler geliştirirler. Bu durum da ilişkide yüksek oranda kıskançlık yaşanmasına sebep olabilir.
İlişkide Kaçıngan Bağlanma Stili:
Kaçıngan Bağlanan Kişiler İlişkinin İçerisinde Nasıl Düşünürler?
Her ilişkide olması gereken önemli faktörler vardır. Bu faktörler; değer verilmek, ilgi görmek, sevilmek, eş ve çocuklarla zaman geçirilmesi, çocuklara bakım verilmesi, finansal konuların düzenlenmesi, öz ailelerle ilişkileri sürdürebilmek gibi birçok önemli noktaya dayanmaktadır.
Bahsedilen bu gibi noktalarda belli sorunlar varsa ya da geçmişte yaşanılan belli kırgınlıklar varsa, bu tarz konular açıldığında kaçıngan bağlanan partnerin konuyu konuşmak istemediği, konuyu kapatmaya çalıştığı ve bu konuları konuşuyorken anlamak ya da çözmek için de herhangi bir çaba içine girmediği gözlemlenir. Bu yüzden partnerlerden diğeri, kaçıngan bağlanan partnerinin kendisinden uzak ve kopuk olduğunu, güven bağını kurmakla ilgili pek de istekli olmadığını, daha bireysel hareket ettiğini düşünebilir.
İlişkilerde bağlanma stillerinden kaçıngan bağlanma stiline sahip olan kişi partnerine davranışlarıyla “sana ihtiyacım yok” mesajını verebilir. Bu durum da partnerinin kendisini değersiz hissetmesine yol açabilir. Sorunlarla alakalı konuşmak, sorunu çözmeye çalışmak, sorumluluk almak gibi konular kaçıngan bağlanan kişileri ilgilendirmiyormuş gibi görünür.
Kaçıngan bağlanan kişinin partneri aradaki kopukluğun, uzaklığın sadece kendisine rahatsızlık verdiğini, onun bu durumdan rahatsızlık duymadığını düşünebilir. Dolayısıyla da kişi kaçıngan bağlanan partneriyle kurduğu ilişkide kendisini oldukça yalnız ve anlaşılmamış hissedebilir. Kişi bu durumu çözmek için kaçıngan bağlanan partneriyle konuşup, sorunları çözmek isteyebilir ancak bu girişimleri çoğunlukla sonuçsuz kalır. Çünkü diğer partner bu tarz çabalar içine girdiğinde, kaçıngan bağlanma stili olan partnerinin kendisini daha da geriye çektiğini, daha da mesafe koyduğunu fark eder.
Kaçıngan Bağlanma Stiline Sahip Kişiler Neden Böyle Davranırlar?
Herkesin olduğu gibi kaçıngan bağlanan kişilerin de bağ kurmaya, bağlanmaya ihtiyacı vardır. Ancak kaçıngan bağlanan kişilerin bu ihtiyacını belli etme şekilleri biraz farklıdır. Burada farklı olan şey, bu ihtiyaç karşılanmadığında bunu nasıl talep edeceğini doğru şekilde bilememesidir. Kaçıngan bağlanan kişiler gergin bir durumla karşılaştıklarında zihninde bir tehdit algısı oluşabilir ve o tehdit algısı sadece bireysel algılanan bir tehdit değildir. Bu kişiler, partnerinin kendisine yakınlaşmasını özellikle ilişki içinde bir tehdit algısı olarak anlarsa, aradaki bağın bozulacağıyla alakalı endişe duyarlar. Bu endişeyle birlikte partneri ona yüksek sesle konuştuğunda ve yargılayıcı bir şekilde yaklaştığında kaçıngan bağlanan kişi ilişkiyle alakalı hissettiği tehdit algısında haklı olduğunu hisseder.
Kaçıngan bağlanan partnerin “kendi duygularımı olduğu haliyle açarsam yani öfkemi yüksek tonda ifade edersem o zaman partnerim daha da öfkelenecek, bana karşı daha da agresifleşecek.” gibi kaygıları olur. Bunun sonucunda her iki taraf da kavga edince ilişkinin kopma noktasına geleceğini düşünmeye başlar. Bu yüzden kaygılı bağlanan kişiler kaçıngan tavırlar gösterirler ve bir sorunla karşılaştıklarında bildiği yol olan “konuyu kapatma” yöntemini tercih ederler ki bu yaklaşımları da kaçıngan bağlanan kişinin partnerinin hiç hoşuna gitmeyen bir durum olarak karşımıza çıkar.
İlişkilerde Korkulu Kaçıngan Bağlanma (Kaygılı-Kaçıngan)
Korkulu Kaçınmacı Bağlanan Kişiler İlişkinin İçerisinde Nasıl Düşünürler?
İlişkilerde bağlanma stillerinden korkulu kaçıngan bağlanma stiline sahip olan kişiler, aslında partnerlerinin varlığını kaybetme konusunda ciddi bir korku yaşarlar. Bu yüzden de korkulu-kaçıngan bağlanan kişiler partnerlerine kimi zaman çok fazla yapışarak sürekli birlikte hareket etmek isterlerken, kimi zamanda aynı kişiler yakınlıktan korkmaya başlayabilir.
Örneğin, ilişkisinde korkulu kaçınmacı bağlanan kişi, belli bir süre partneriyle görüşüp, çok güzel zaman geçirebilir ama daha sonrasında bu yakınlığın tez ayrılık getireceğini, terke edileceğini düşünerek ya da partnerinin kendi kişisel alanına çok fazla müdahale ettiğini hissederek uzun bir süre örneğin bir ay kadar partnerini aramak istemeyebilir ya da partneriyle görüşmek istemeyebilir.
Korkulu-kaçınmacı bağlanan kişiler aslında reddedilme hassasiyetine sahip kişilerdir. Bu reddedilme hassasiyetinden dolayı olası bir ayrılık durumunda kendilerini koruyabileceği, acı çekmeyeceği bir şekilde reddedilme haline hazırlarlar. Yani o beni terk etmeden ben onu terk edeyim algısı korkulu kaçınmacı bağlanan kişilerin düşünce biçimleridir. Fakat bu kişileri hayatlarında gerçekte bir terk edilme hali yoktur. Korkulu-kaçınmacı kişiler partnerlerinden gelen duygusal, sözlü ve sözsüz ipuçlarına aşırı duyarlılık gösterirler. Bu kişiler önce çok istekli bir şekilde ilişki kurmak için can atarlar, o yakınlık gerçekleştiğinde “Ben hazır değilim” deyip ilişkiden uzaklaşırlar.
Korkulu-Kaçınmacı Bağlanma Stili Nasıl Ortaya Çıkar?
Korkulu kaçınma örüntülerini ortaya çıkaran iki durum vardır. Bu durumlar ya kişi kırılganlaştığında veya zorlandığında ya da ilişkide bağlanılan kişinin korkulu-kaçınmacı partnere ihtiyaç duyduğunda ortaya çıkar. Her iki durum da kişide tetiklenen büyük bir terkedilme korkusu ortaya çıkar.
Bu durumu bir örnekle açıklamak gerekirse, diyelim ki ilişkideki partnerin bir iş seyahati olsun ve bu kişinin evden gitmesi gereksin. Böyle bir durumda korkulu-kaçınmacı bağlanan kişinin hayatındaki odak merkezi partnerine doğru kayar ve kişi başka bir stresörle baş başa kalır. Çünkü korkulu-kaçınmacı birisi için partnerinin kendisinden uzaklaşmasının kendisinde hissettirdiği duygular daha farklıdır. Sanki partneri iş seyahatine değil de kendisinden tamamen uzaklaşıyormuş, ilişkiyi bitirip gidiyormuş gibi bir ağrıya, acıya ve bağlanma sistemini tetikleyen bir korkuya dönüşür. Bu örüntü sebebiyle korkulu-kaçınmacı bağlanan kişi ortada gerçek bir ayrılık sebebi yokken kendisini ilişkiye daha çok kapatır yani kaçıngan hale gelir.
Kaçıngan hale gelen kişide “Ben partnerime ne kadar üzüldüğümü, etkilendiğimi aktaramıyorum. Ayrıca aktarmak da istemiyorum. Çünkü aktardığımda kendi kırılganlığım olduğu gibi ortaya çıkacak ve ben kırılganlığımı ortaya koymaktan çok korkuyorum. Çünkü ben aslında reddedilmekten çok fazla korku duyuyorum. Eğer kırılganlığımı ortaya koyarsam ve karşıdaki insan beni anlamazsa bu bir felaket olur.” şeklinde düşünceler gelişebilir. Dolayısıyla bu bağlanma stiline sahip kişilerin ilişkisinde yüksek iniş çıkışlar görülür.
İlişkilerde Güvenli Bağlanma Stili
Herkesin en temelde ihtiyaç duyduğu bağlanmanın en sağlıklı türü güvenli bağlanma stilidir. Güvenli bağlanma stiline sahip olan insanlar şefkat dolu, yakınlıktan korkmayan ve genellikle ilişkilerinden memnun olan insanlardır. Güvenli bağlanan kişiler partnerlerine şefkat göstermekte zorluk çekmezler. Karşısındakinin duygusal ihtiyaçlarını rahatlıkla karşılayabilirler. Sevilmeme ya da reddedilme korkusu taşımadan düşüncelerini, duygularını karşılarındaki kişiye rahatlıkla açabilirler. Partnerleriyle bir tartışma yaşadıklarında ilişkinin tamamını sorgulamazlar.
İlişkilerde bağlanma stillerinden güvenli bağlanan kişiler çözüm odaklıdırlar. Bu kişiler ilişkilerinde çok fazla alıngan davranmazlar, bir sorunu drama çevirmezler, partnerlerine sinirlendiklerinde düşmanca tavırlar sergilemezler. Bu kişiler partnerleriyle bir ayrılık yaşasalar duygusal olarak ayrılığın getirdiği üzüntüyü yaşadıktan sonra hızlı toparlanırlar ve hayatlarına kaldığı yerden devam edebilirler.
Güvenli bağlanma stili huzurlu ve sağlıklı ilişkiler açısından en ideal olanıdır. Güvenli bağlanma stilinde, ilişkide partnerlerin oluşturdukları güven bağı sayesinde güvenli bir ilişki kurulur.
Elbette her ilişki içinde sorunları, sıkıntıları barındırabilir fakat güvenli ilişki, çiftlerin birbirlerinin hatalarını biraz daha tolere edebildiği, partnerine yakın olmayı bir tehdit olarak algılamadığı, her şeyi sürekli birlikte yapma ihtiyacı hissetmediği, birbirlerine alan açtıkları, aslında birbirlerini kısıtlamadıkları, birbirlerine bağlanmaktan korkmadıkları bir ilişki olarak tanımlanabilir. Yani bu kişiler aşkı, sevgiyi ve kendi duygularını ilişkinin içerisinde hissederek yaşarlar. Bu yüzden güvenli bağlanma stiline sahip kişiler ilişkilerini zor bir mesele olarak görmezler. Güvenli bağlanan kişiler rahatça kendilerini partnerleriyle anı yaşamaya bırakabilirler.
Neden Bir Psikolojik Destek Destek Almalısınız?
Hepimiz bazen hayatlarımıza hep benzer türde insanları çeker ve benzer kişilerle hep belli ilişki döngülerini tekrar tekrar yaşarız. Eğer siz de bağlanma türlerinden en sağlıklı olan güvenli bağlanma stiline sahip değilseniz; kaygılı, kaçıngan veya korkulu kaçıngan stillerde partnerinize bağlanıyor ya da size de aynı stillerde bağlanan partnerleri hayatınıza alıyorsunuz demektir. Bu durumda da ilişkide düzenli olarak çeşitli sorunların ortaya çıkması kaçınılmazdır.
Örneğin bir kaygılı bir de kaçıngan bağlanma stilinde olan iki partnerin ilişkilerinde kurmaya çalıştığı bağ çok sağlıklı değildir. Çünkü bu iki bağlanma türündeki insanların konuştukları dil farklıdır. Biri partnerini kaybetme korkusuyla aşırı yapışırken diğeri yine partnerini kaybetme korkusundan dolayı partnerine karşı daha soğuk ve mesafeli durabilir. Bu durumda ilişkide sorunların çözülememesine dolayısıyla da anlaşmazlıklarla ilişkinin bitmesine sebep olabilir. İlişki bittikten sonra ise bu gibi güvensiz bağlanma stillerine sahip partnerlerin duygusal açıdan toparlanmaları çok zor olabilir ve ilişkinin ardından duygusal olarak çok acı çekebilir.
Siz de kendi ilişkinizde bu gibi durumları yaşıyorsanız çok beklemeden bir uzmandan destek alarak kendi bağlanma stilinizi öğrenebilir, ilişkinizdeki döngüleri yaşamamak adına bağlanma stilinizi güvensiz bağlanmadan güvenli bağlanma türüne çekmek için size uygun olan terapi yöntemleriyle çalışmaya başlamanız gerekebilir. Bağlanma stilleri ile ilgili en çok çalışılan terapi yöntemlerinden Şema terapi, çift terapisi ve EMDR gibi terapi yöntemlerinin kazandırdığı sağlıklı düşünme biçimlerini psikologlar eşliğinde öğrenerek siz de kendi yaşantınızda ve ilişkinizde güzel bir dönüşüme gidebilirsiniz.
kaynak :mutluyasam
Yayınlanma: 09.07.2024 12:36
Son Güncelleme: 16.08.2024 17:31
Depresif Bozukluklar
İlişki / Evlilik Problemleri
Sosyal Fobi
Stres / Kriz Yönetimi
Bağlanma Sorunları
+6
Uzmanınla dilediğin yerden görüş:
Psikolog Merkezi: Online Seans
Bunları da sevebilirsiniz...
Kalp Kırmadan 'Hayır' Demek: Kendi Sınırlarınızı Çizme Rehberi
Kalp Kırmadan 'Hayır' Demek: Sınırlarımızı Çizme ve Kendimizi Yeniden Bulma RehberiGünlük hayatın koşuşturmacası ve sosyal ilişkilerin karmaşası içinde birçoğumuz kendimizi hiç fark etmeden tek bir rolün içinde hapsolmuş buluruz: "Herkesi memnun etmeye çalışan kişi." Etrafımızdaki insanları mutlu etmek, çatışmadan kaçınmak, sevilmek ve onaylanmak arzusu son derece insani bir ihtiyaçtır. Ancak bu istek kendi ihtiyaçlarımızın, önceliklerimizin ve ruhsal dengemizin önüne geçtiğinde, için için işleyen sessiz bir tükenmişlik başlar. Günün sonunda yalnız kaldığımızda içimizde yankılanan o derin sorudan kaçamayız: "Herkesi memnun etmeye çalışırken kendimi nerede kaybettim?"Sınır koymak, dışarıdan bakıldığında başkalarına "dur" demek gibi görünse de aslında özünde kendimize verdiğimiz bir "evet" sözüdür. Ne var ki toplumsal öğretiler, yetiştirilme tarzımız ve içselleştirdiğimiz inançlar; sınır çizmeyi çoğu zaman bir bencil davranış, kaba bir tutum ya da ilişkiyi sonlandıran bir tehdit gibi görmemize neden olur. Sevdiklerimizi kırma veya "uyumsuz, zor biri" olarak etiketlenme korkusuyla sınırlarımızı görünmez kılarız. Ancak görünmez kılınan her sınır, benliğimizden verilen bir tavize dönüşür.Uyumlu Olma Çabası ve Sessiz KırgınlıklarGün içinde sıradan gibi görünen pek çok an yaşarız. Biri sınırımızı aşan bir şaka yapar, hayatımıza dair yersiz bir tavsiyede bulunur ya da bize hiç uymayan bir taleple gelir. O an içimizde aniden bir huzursuzluk, bir göğüs sıkışması ya da küçük bir öfke dalgası uyanır. Zihnimiz tam da o anda tehlike çanlarını çalmaya başlamıştır.Fakat tam kendimizi ifade edecekken o tanıdık, felç edici korku araya girer: "Eğer şimdi tepki gösterirsem kırıcı, kaba ya da uyumsuz görünür müyüm?"Bu korku bizi kendi gerçekliğimizden hileli bir şekilde uzaklaştırır. Anı sessizce geçiştirir, tebessüm ederek kafa sallar ya da içimiz kan ağlarken "Olur, hallederim" deriz. Sırf ilişkideki o anlık sahte uyumu korumak adına kendi iç huzurumuzdan vazgeçeriz. Ancak ifade edilmeyen, bastırılan her rahatsızlık yok olmaz; aksine içimizde birikerek zamanla karşı tarafa yönelik gizli bir kırgınlığa ve öfkeye dönüşür. Uzaklaşmaktan korktuğumuz için verdiğimiz tepkiler, ilişkimizi gerçekte istemediğimiz bir hale getirebilir. Sonuçta, sırf korumak için susmayı seçtiğimiz o ilişki, bastırılan duygular yüzünden günden güne samimiyetini kaybeder.Duygularınız: Sınır Kapınızdaki Alarm SistemiPeki, sınır koymaya nereden başlayacağız? Sınırı nerede koyacağımızı bilmek için önce sınırın nerede ihlal edildiğini hissetmemiz gerekir. Sınır ihlalinin ilk işareti zihinsel tahlillerden önce bedenimizde ve duygularımızda belirir.Psikolojik açıdan bakıldığında öfke, huzursuzluk ya da bıkkınlık gibi duygular sanıldığı gibi "kaçınılması gereken olumsuz duygular" değildir. Aksine bu duygular, kişisel alanımızın ve değerlerimizin ihlal edildiğini bize bildiren en sadık rehberlerimizdir. İçinizde aniden yükselen o rahatsızlık hissi, aslında sınır kapınızın izinsiz çalındığını söyleyen bir alarm sistemidir. Bu alarm çaldığında onu hemen "kötü bir duygu" diyerek bastırmak yerine, onun ne söylediğini dinlemeyi öğrenmek gerekir.Alarm Çaldığında: İçsel Bir Süzgeçten GeçmekAlarm çaldığında refleks olarak hemen karşı tarafı suçlamak ya da tam tersine kendimizi suçlayıp duygumuzu bastırmak zorunda değiliz. Yapmamız gereken şey, anlık tepkiler vermeden önce durmak ve dürüst bir içsel sorgulama yapmaktır. Bu noktada zihnimize şu iki kritik soruyu sormalıyız: * "Bu tavsiye, yorum ya da talep gerçekten dikte edici, kaba veya haddi aşan bir yerde miydi?" Yani karşı taraf sınırımı objektif olarak ihlal etti mi? * "Yoksa karşı taraf aslında oldukça normal bir şey söyledi de ben kendi yetersizlik hissiyatım, onaylanma ihtiyacım veya geçmiş deneyimlerim yüzünden mi bu kadar öfkelendim?"Bu ayrımı yapmak hayati bir önem taşır. Eğer yanıtınız ikinci soruya yakınsa, orada çalışılması gereken şey karşı tarafla gireceğiniz bir çatışma değil; kendi içsel tetikleyicileriniz ve özdeğerinizdir. Ancak yanıtınız birinci soruya işaret ediyorsa, ortada net bir sınır ihlali vardır ve kendinizi korumak en doğal hakkınızdır.Kalp Kırmadan Sınır Çizmenin Pratik YollarıSınır çizmek, araya yüksek duvarlar örmek ya da insanlarla kavgaya tutuşmak anlamına gelmez. Sağlıklı sınırlar; ne içeriye zarar veren ne de dışarıyı tamamen kapatan, kapısı ve penceresi olan esnek alanlardır. İlişkilerinizde bunu hayata geçirmek için şu ilkelere tutunabilirsiniz: * Zaman Kazanın: Sizi zorlayacak bir taleple karşılaştığınızda anında "evet" demek yerine kendinize düşünme payı bırakın. "Bu teklifini değerlendirmek için biraz zamana ihtiyacım var, sana gün içinde döneceğim" demek, otomatik onay verme alışkanlığınızı kırar. * İlişkiyi Talepten Ayırın: Sevginizi veya saygınızı, istenen şeyle karıştırmayın. "Seni çok seviyorum ve yanında olmayı önemsiyorum; ancak bu hafta sonu bu programa katılamayacağım" diyerek, hem ilişkiye verdiğiniz değeri hissettirebilir hem de sınırınızı koruyabilirsiniz. * Açıklama Tuzağına Düşmeyin: Sınır çizerken dakikalarca mazeret üretmek zorunda değilsiniz. Şeffaf ve net bir "Hayır, bu durum şu an benim için uygun değil" ifadesi son derece yeterlidir. Gereğinden fazla açıklama yapmak, karşı tarafa sınırınızı müzakere etme hakkı verir. Benzer bir durum yinelendiğinde kararlarınızda esneme payınızın olduğu varsayılabilir.Kendinize Doğru Bir AdımKendi sınırlarınızı tanımak, "kaba görünür müyüm" korkusunu esnetmek ve duygularınızın size ilettiği mesajları doğru okumak zaman, sabır ve pratik gerektiren bir içsel yolculuktur. Bu, bir gecede çözülüp bitecek bir bulmaca olmadığı gibi, bu yolda yalnız başınıza çabalamak zorunda da değilsiniz.İlişkilerinizde başkalarını kaybetmeme uğruna kendi benliğinizi feda etmediğiniz, kendi özgün varlığınızı koruyabildiğiniz sağlıklı bağlar inşa etmek mümkündür. Bu içsel süreci güvenli ve anlayışlı bir ortamda birlikte keşfetmek, sınır kaslarınızı güçlendirmek isterseniz dilediğiniz zaman bana profilimden ve soru sor kısmından ulaşabilirsiniz.
Gülşen ÇINAR 22.09.2026
Gürültülü Bir Dünyada Görünmez Olmak: Duyulmamanın Sessiz Sancısı ve Kendi Sesini Bulmak
Kalabalık bir masada oturduğunuz bir anı düşünün. Sevdikleriniz yanınızdadır, kahkahalar yükselmektedir, çaylar tazelenmektedir. Tam o sırada kalbinizden kopup gelen, sizin için gerçekten anlamlı bir cümleyi dile getirirsiniz. Ancak kelimeleriniz karşınızdakinin kulağına ulaşamadan havada süzülür ve yok olur. Karşınızdaki başını hafifçe sallar, belki gülüser ya da hemen lafı kendi anlatacağı konuya getirir. O an içinizde belli belirsiz bir soğukluk hissedersiniz. Etrafınız insanlarla doludur ama siz kendinizi yapayalnız ve adeta "görünmez" hissedersiniz.Ya da en yakınınızla bir aradasınızdır. İçinizdeki sıkıntıyı, yorgunluğu ya da kafa karışıklığını paylaşmak istersiniz. Tam kendinizi açacakken karşınızdakinin gözlerinde yükselen o sabırsız, yargılayıcı veya uzaktaki duvarı görürsünüz. "Aman canım, buna mı takıldın?", "Sen de her şeyi çok büyütüyorsun" ya da "Bak ben ne yapıyorum biliyor musun?" cümleleri dökülür dudaklarından. Söyledikleriniz duyulmamış, hissettikleriniz tartılmamış ve varlığınız hakiki bir alan bulamamıştır. Yavaşça geriye çekilir, kendi içinize kapanır ve susarsınız.Duyulmamak, içtenlikle dinlenmemek ve anlaşılmamak; insan ruhunda en sessiz ama en derin izleri bırakan yaşantılardan biridir. Bu durum sadece anlık bir hayal kırıklığı veya geçici bir yalnızlık hissettirmez. Zamanla bir insanın kendisiyle, bedeniyle, duygularıyla ve dış dünyayla kurduğu bağı kökünden değiştirebilir.Duyulmanın İlk Adımları: Çocukluktan Bugüne Taşınan İhtiyaçİnsanın bu dünyadaki en temel, en hayati ihtiyaçlarından biri görünmektir. Bir başkasının gözlerinin içine baktığında; "Sen varsın, buradasın, seni duyuyorum, hissettiklerin benim için anlamlı ve varlığın değerli" mesajını almaktır.Bu ihtiyaç ilk olarak çocukluğumuzun erken dönemlerinde şekillenir. Küçük bir çocuğu gözünüzün önüne getirin. Yerden bulduğu tuhaf bir taşı, yaptığı basit bir resmi ya da birdenbire içini kaplayan koca bir korkuyu ebeveynine göstermek ister. Çocuğun o andaki tek arzusu, elindeki taş değil; o taşı tutarken hissettiği heyecanın bir başkası tarafından görülmesi ve aynalanmasıdır. Ebeveyn göz teması kurup, "Gerçekten ne kadar ilginç bir taş, heyecanını anlıyorum" dediğinde, çocuğun zihninde ve kalbinde güvenli bir zemin inşa edilir. Çocuk der ki: "Benim hissettiklerim gerçek, duygularım önemli ve ben bu dünyada bir yere sahibim."Ancak ne neşemiz, ne üzüntümüz ne de korkularımız içtenlikle dinlenmediğinde; anlatmak istediklerimiz geçiştirildiğinde veya küçümsendiğinde ruhumuzda ilk çatlaklar oluşmaya başlar. Sürekli duyulmayan bir çocuk, zamanla çok ağır bir içsel sonuca varır: "Demek ki benim hissettiklerimin bir önemi yok. Demek ki ben olduğum gibi kabul görmüyorum."Bu sessiz mesaj, büyüyüp yetişkin bir birey olduğumuzda da peşimizi bırakmaz. İlişkilerimizde, iş yerimizde, dostluklarımızda ve hatta kendi iç konuşmalarımızda yankılanmaya devam eder.Duyulmamak Bir İnsanı Neye Dönüştürür?İçtenlikle dinlenmemek ve anlaşılmamak, sürekli olarak duvara çarpmak gibidir. İnsan ruhu bu acıyı sonsuza kadar çıplak bir şekilde taşıyamaz. Kendimizi, kalbimizi ve kırılganlığımızı korumak adına farkında olmadan bazı koruyucu kalkanlar geliştiririz. Duyulmayan bir insan, zamanla şu üç belirgin halden birine veya birkaçına dönüşebilir:A. Kendi Sesini Susturan ve "Aşırı Uyumlu" Hale Gelen İnsanDinlenmediğimizi ve iç dünyamızın önemsenmediğini hissettikçe, kendi özgün ihtiyaçlarımızı derine, çok daha derine gömeriz. Sevilmek, kabul görmek, çatışmadan kaçınmak ve terk edilmemek için başkalarının beklentilerine uygun davranmayı bir hayatta kalma stratejisi olarak benimseriz.Bu insan, etrafındaki herkesin ihtiyacını sezen, herkese "evet" diyen, kendi kırgınlığını gizleyip başkalarının neşesini besleyen birine dönüşür. Dışarıdan bakıldığında inanılmaz derecede "uyumlu", "düşünceli" ve "kusursuz" görünür. Oysa bu uyumun arkasında, kendi sesini tamamen kaybetmiş, ne istediğini, neye öfkelendiğini ve kim olduğunu unutmuş yaralı bir ruh yatar. Başkalarını memnun etmek adına her gün kendine "hayır" diyen bu insan, kendi hayatının öznesi olmaktan çıkıp başkalarının hikayesinde figürana dönüşür.B. Kabuğuna Çekilen ve Buz Kesen İnsan"Nasıl olsa beni kimse duymuyor, nasıl olsa kimse anlamayacak" düşüncesi bir kez zihne yerleştiğinde, kişi kalbinin etrafına yüksek ve kalın duvarlar örmeye başlar. Bir daha hayal kırıklığı yaşamamak, yeniden incinmemek ve o görünmezlik hissiyle yüzleşmemek için çözümü insanlardan uzaklaşmakta bulur.Bu dönüşümde insan, fiziksel olarak kalabalıklar içinde bulunsa bile duygusal olarak buz keser. İlişkilerini yüzeysel bir seviyede tutar, kimsenin o gizli çemberin içine girmesine izin vermez. İçindeki fırtınaları, yalnızlığı ve incinmişliği dışarıya asla yansıtmaz. Dışarıdan "güçlü", "kendi kendine yeten" ya da "mesafeli" görünen bu kalkan, aslında derin bir yalnızlığın ve çaresizliğin üzerini örten duygusal bir yalıtımdır.C. Fısıltısı Çığlığa Dönüşen ve Öfkelenen İnsanİnsanın içindeki ihtiyaçlar, duygular ve sınır ihlalleri nazik yollarla ifade edildiğinde duyulmuyorsa, beden ve ruh bu durumu sonsuza kadar sessizce izlemez. Bir zamanlar fısıltı olan o kırgınlıklar, zamanla birikir ve en sonunda kontrol edilemez öfke patlamalarına dönüşür.Sürekli anlaşılmayan bir insanın aniden gösterdiği sert tepkiler, hırçınlıkları ya da sabırsızlıkları dışarıdan bakıldığında "aşırı" veya "nedensiz" bulunabilir. Oysa o öfkenin hemen arkasında duran şey, geçmişte defalarca duyulmamış, yok sayılmış ve çaresiz kalmış çocuksu parçamızın "Lütfen artık beni görün, lütfen sesimi duyun!" diye atan kalbidir. Öfke, duyulmamanın yarattığı çaresizliğin en son ve en gürültülü çığlığıdır.En Büyük İhmal: Kendi Sesimize Kulak TıkamakGörünmezliğin ve anlaşılmamanın yarattığı acıyla yaşarken, sıklıkla gözden kaçırdığımız çok derin bir gerçek vardır: Biz ne zaman kendi içsel sesimizi duymayı bıraktık?Başkalarının bizi dinlemesini, anlamasını ve onaylamasını beklerken; farkında olmadan kendi kendimize en büyük sağır dönüşebiliriz. Bedenimiz bize her gün fısıldar:Omuzlarımızdaki yük ağır geldiğinde kaslarımız sertleşir.Bir ilişki ya da ortam bize iyi gelmediğinde midemize bir düğüm oturur.Sürekli koşturmaktan ve kendimizden vermek yorulduğumuzda derin bir tükenmişlik hissederiz.Tüm bu fısıltılara rağmen, günlük hayatın hızı, başkalarını memnun etme telaşı ve zihnimizdeki "şöyle olmalısın" diyen acımasız sesler yüzünden kendi içimize kulak tıkamaya devam ederiz. Kendi duygusuna alan açmayan, kendi kırgınlığına şefkat göstermeyen ve kendi bedeninin sinyallerini görmezden gelen bir insan; başkalarının kendisini tam olarak anlamasını sağlasa bile içindeki o derin boşluk kapanmaz.İyileşme, başkalarının kulağını kendimize çevirmekle değil; kendi içimize dönüp kendi özümüzü dinleyecek cesareti göstermekle başlar.Kendi Sesini Bulmak ve Hakiki Bağlar Kurmak: Dönüşüm YoluEğer siz de hayatınızın bir döneminde veya tam da şu an duyulmadığınızı, anlaşılmadığınızı ve yalnız kaldığınızı hissediyorsanız; bu durumu değiştirmek için atabileceğiniz şefkatli ve dönüştürücü adımlar var. Bu adımlar, dışarıdaki gürültüyü bir anlığına durdurup kendi varlığınıza kucak açmanızla ilgilidir.1. Nazikçe Yavaşlayın ve DurunGünlük hayatın koşuşturmacası içinde sürekli bir şeylere yetişmeye, her beklentiyi karşılamaya çalışırken kendi sesimizi duymamız imkansızdır. Gün içinde sadece birkaç dakikalığına durun. Derin bir nefes alın. Bedeninizin oturduğu sandalyeyle, bastığı yerle temasını hissedin. Zihninizdeki zorunluluk listelerini bir kenara bırakıp sadece "şu an"da var olmayı deneyimleyin.2. Kendi Bedeninize ve Duygularınıza SorsunKendinize gün içinde sık sık şu soruyu sorun: "Şu an gerçekten ne hissediyorum ve neye ihtiyacım var?" Gelen cevabı yargılamadan, "böyle hissetmemeliyim" demeden kabul edin. Eğer üzgünseniz üzüntünüze, kırgınsanız kırgınlığınıza alan açın. Tıpkı ağlayan küçük bir çocuğun başını okşar gibi, kendi duygunuzun yanında durun.3. Kendinize Şefkatli Bir Dokunuş SununYalnız ve anlaşılmamış hissettiğiniz anlarda, fiziksel şefkatin gücünü hafife almayın. Bir elinizi göğsünüzün üzerine, kalbinizin tam ortasına koyun. O dokunuşun sıcaklığını, kalbinizin atışını hissedin. Kendinize içinizden sakin ve yumuşak bir tonla şunları söyleyin: "Seni duyuyorum. Şu an zorlandığını biliyorum ve ben senin yanındayım."4. Şefkatli Sınırlar Çizmeyi ÖğreninDuyulmamanın en büyük sebeplerinden biri, sınır çizememektir. Başkalarını hayal kırıklığına uğratma korkusuyla kendi ihtiyaçlarımızdan ödün verdiğimizde, zamanla resentment (hınç) biriktiririz. Sevgiyi kaybetme korkusuyla sürekli "evet" demek yerine; kendi ruh sağlığınızı korumak adına nazik ama net "hayır"lar demeyi deneyin. Unutmayın ki, kendinize verdiğiniz gerçek bir "evet", başkalarına diyeceğiniz şefkatli bir "hayır" ile başlar.5. Sizi İçtenlikle Dinleyen Güvenli Alanlar SeçinHerkes bizi anlamak zorunda değildir ve ne yazık ki her insan derin bir dinleme kapasitesine sahip değildir. Sizi sürekli küçümseyen, sözünüzü kesen ya da hissettiklerinizi yok sayan ilişkileri gözden geçirin. Sizi olduğunuz gibi kabul eden, yargılamadan dinleyen, alan açan insanlarla bağlarınızı güçlendirin. Eğer çevrenizde böyle bir alan yoksa, bir terapist ile kuracağınız o güvenli ve aynalayan ilişki, kendi sesinizi yeniden keşfetmeniz için harika bir başlangıç noktasıdır.Son Söz: Kendinize Verdiğiniz Şefkatli RandevuAnlaşılmadığınızı, sesinizin gürültüde kaybolduğunu hissettiğiniz anlarda hatırlayın: Siz başkalarının aynasında yansıyan siluetinizden çok daha fazlasınız. Değeriniz, bir başkasının sizi ne kadar anladığıyla veya onayladığıyla azalıp çoğalmaz.Bugün başkalarının sizi duyması için çabalamayı bir anlığına bırakın. İçinizdeki o yalnız, kırgın ama bir o kadar da özgün parçaya dönün ve ona şu sözü verin: "Artık seni duyuyorum. İçindeki fısıltıları, yorgunlukları ve arzuları dinlemeye hazırım."Kendi içsel sesinize vereceğiniz bu küçük ve şefkatli randevu; maskeleri bırakmanın, kendi hikayenizin başrolü olmanın ve bu gürültülü dünyada kendi benzersiz melodinizi özgürce söylemenin ilk adımıdır.Günün Sorusu: Bugün başkaları tarafından duyulmaktan vazgeçtiğiniz için susturduğunuz hangi parçanıza; dinleyen, anlayan ve kucaklayan bir şefkatle kulak vereceksiniz?
Hatice DIKDÜŞ 21.09.2026
Sevme Sanatı ve İnanmanın Gücü: Tohumu Kendi Renginde Yeşertmek
Bir bahçedeki tohumu düşünün. Bir filizin ne zaman ve ne renkte çiçek açacağını önceden belirleyip onu dışarıdan zorla çekerek büyütemezsiniz. Yapabileceğiniz tek şey; toprağı havalandırmak, ona ihtiyacı olan suyu ve güneş ışığını vermek ve kendi doğasında serpilmesine sabırla tanıklık etmektir. İnsan ruhu da tıpkı o tohum gibidir. Erich Fromm, Sevme Sanatı adlı eserinde insana ve ilişkilere dair şu derin hakikatin altını çizer: "Eğitim, bir çocuğa özel yeteneklerinin farkına varması için yardım etmektir. Eğitimin zıddı ise yönlendirmedir."İlk bakışta sadece okul duvarlarını veya ders kitaplarını çağrıştıran bu cümle, aslında ebeveynlikten dostluğa, evlilikten kendimizle kurduğumuz bağa kadar tüm yaşamımızı kucaklayan büyüleyici bir ilkedir. Bir insanı kendi zihnimizdeki ideal kalıplara sığdırmaya çalışmak, onu kendi beklentilerimize göre biçimlendirmeye zorlamak bir "eğitim" değil, örtük bir yönlendirme ve müdahaledir. Oysa onun içinde zaten var olan potansiyeli görmek, korkularını yatıştırmak ve kendi renginde çiçek açmasına izin vermek gerçek sevgidir. Bu yaklaşım, hem bir çocuğa duyulan inancın hem de insanın kendi özüne gösterdiği güvenin hayatı nasıl bereketli, üretken ve anlamlı bir yolculuğa dönüştürdüğünü gözler önüne serer.1. Kendi Kalıbına Zorlamak mı, Özüne İnanmak mı?Bir çocuğun veya bir yetişkinin gözlerinin içine bakıp "Sana inanıyorum" demek, sadece kuru bir temenni ya da anlık bir övgü sözcüğü değildir. Gerçekten inanmak; karşıdakini değiştirmeye, yontmaya veya kendi zihnimizdeki "mükemmel" taslağa uydurmaya çalışmadan, onu olduğu gibi kabul ederek kendi yolunu çizmesine alan açmaktır. Ne yazık ki günlük hayatın koşturmacası içinde sevgimizi ve onayımızı çoğu zaman görünmez şartlara bağlarız. Çocuğumuzdan bizim hayal ettiğimiz mesleği seçmesini, partnerimizden bizim duygu dünyamıza uymasını, hatta kendimizden hiç hata yapmayan kusursuz bir robot olmamızı bekleriz. Ancak yönlendirmenin ve kalıplara zorlamanın başladığı yerde, insanın özgün yaşam enerjisi çekilmeye ve içindeki o doğal coşku donmaya başlar.Oysa bir insana ve onun içsel gücüne gerçekten inanıldığında, ortaya tarif edilmez bir üretkenlik çıkar. Burada bahsettiğimiz üretkenlik; sadece saat gibi çalışan soğuk bir performans ya da sürekli bir şeyler başarma hırsı değildir. Üretkenlik, insanın kendi potansiyelini korkusuzca dışarı vurması, neşeyle, hevesle hayat katarak yeni bir şeyler ortaya koyabilmesidir. Başarısızlık korkusu ve "beğenilmeme" kaygısı üzerimizden kalktığında, zihnimiz ve kalbimiz özgürleşir. Kendisine samimiyetle inanıldığını hisseden bir çocuk da, kendi yeteneklerine güven duyan bir yetişkin de hata yapmaktan korkmaz; denemekten, üretmekten ve hayatın içinde kendi kimliğiyle var olmaktan derin bir haz alır.Nitekim Arno Gruen, Empatinin Yitimi eserinde bu durumun toplumsal ve ruhsal boyutuna dikkat çeker. Gruen’e göre, bir bireyin kendi otantik duygularını yaşamasına izin verilmeyip dışarıdan dayatılan kalıplara zorlanması, insanın hem kendi özüyle hem de başkalarıyla kurduğu duygudaşlık (empati) bağını koparır. Kendi içsel duygusal sınırları ihlal edilen çocuk, yetişkinlikte diğer insanları anlama ve şefkat gösterme kapasitesini yitirerek onları denetleme veya kendi zihnindeki rollere uydurma eğilimi geliştirir. Oysa gerçek empati; bir insanı kendi beklentilerimize uydurmaya çalışmak değil, onun duygusal gerçekliğini ve kırılganlığını olduğu gibi kabullenebilmektir.2. İki Kişilik Bir Sığınak Değil, Hayata Açılan Bir Kucak: Sevginin Sosyal YüzüGünümüzün hızlı ve yalnızlaşan dünyasında sevgi, sıklıkla dışarıdaki karmaşadan kaçıp sığınılacak iki kişilik korunaklı bir liman gibi algılanıyor. "Biz bize yetelim, dışarıdaki fırtına bizi ilgilendirmez" düşüncesi, sevgiyi bireysel bir kaçışa veya bencilce bir ortaklığa dönüştürme riski taşır. Erich Fromm’un ustalıkla vurguladığı gibi, gerçek sevgi kapıları dış dünyaya kapatan iki kişilik bir sığınak değil; insanı hayata, doğaya ve topluma bağlayan en güçlü sosyal olgudur.Sevgi, tek bir kişiye odaklanan dar bir duygu değil; insana ve yaşama karşı takınılan genel bir duruştur. Bir çocuğa gösterdiğimiz şefkat, aslında geleceğin dünyasına olan inancımızdır. Bir dostumuza verdiğimiz değer veya bir yabancıya gösterdiğimiz nezaket, toplumsal iyileşmenin görünmez harcıdır. Gerçek anlamda sevmeyi ve inanmayı öğrenen bir insan, kendi kabuğuna çekilmez; aksine etrafındaki herkesle, toplumuyla ve çevresiyle daha derin, daha yapıcı bağlar kurar. Sevgi bireysel bir kıvılcım olarak başlasa da, paylaşıldıkça çoğalan, toplumu bir arada tutan ve birlikte var olma kültürünü besleyen sosyal bir güce dönüşür.3. "Sen Varsın ve Kıymetlisin": Ötekinin Varlığıyla Yeşermekİnsan, tek başına duran, dünyadan yalıtılmış bir ada değildir. Büyümek, kendimizi keşfetmek ve üretmek için her zaman bir başkasının varlığına, onun bizi onaylayan, sıcak bakışına ihtiyaç duyarız. Bir bebeğin dünyadaki ilk günlerinden itibaren en temel ruhsal gıdası, annesinin gözlerinde kendi varlığının kabul gördüğünü hissetmektir. Bir insanın "Sen varsın, buradasın ve senin varlığın bu dünya için kıymetli" mesajını alması, onun hayat boyu taşıyacağı zihinsel omurgasını oluşturur.Karşıdakinin varlığını sadece kendi ihtiyaçlarımıza hizmet ettiği sürece değil, onun kendi özgün dünyası için değerli görmek sevgiyi olgunlaştırır. Bir öğretmen öğrencisine, bir ebeveyn çocuğuna, bir dost arkadaşına bu gözle baktığında; aradaki ilişki bir güç savaşı olmaktan çıkar, birbirini besleyen zengin bir buluşma alanına dönüşür. Karşıdakinin varlığına duyduğumuz içten saygı, kendi varlığımızı da zenginleştirir. İki insanın kendi sınırlarını koruyarak, birbirinin ışığını gölgelemeden yan yana durabilmesi ve birbirinin gelişimine neşeyle tanıklık etmesi, insan olmanın en zarif deneyimidir.Bir Davet ve Kendime SoruSevgili Okur; ister bir anne-baba olun, ister bir öğretmen, ister kendi içsel yolculuğunda ilerleyen bir yolcu... İçinizdeki veya karşınızdaki o eşsiz potansiyeli yönlendirmeye, kendi zihninize göre yontmaya çalışmadan önce durup derin bir nefes alın. Hayatın en güzel ve kalıcı ürünleri, özgür bırakılan ve karşılıksız bir inançla beslenen topraklarda yetişir.Bu hafta boyunca kendi iç dünyanızda ve sevdiklerinizle temas kurarken şu soruyu aklınızda tutmayı deneyin:"Bugün sevdiklerimle ve kendimle ilişki kurarken onları kendi zihnimdeki kalıplara sokmaya mı çalışıyorum, yoksa oldukları gibi gelişmelerine ve kendi ışıklarını parlatmalarına sevgiyle alan açıyor muyum?"
Hatice DIKDÜŞ 14.09.2026


