İçeriğe geç
  1. Uzmanlar
  2. Hidayet ÇALIŞKAN
  3. Blog Yazıları
  4. Psikolojik olarak Nasıl Destek Olabilirim?

Psikolojik olarak Nasıl Destek Olabilirim?

Psikolojik olarak Nasıl Destek Olabilirim?

Madde Kullanımına Dair Şüphe Durumunda Nelere Dikkat Edebiliriz?

Madde kullanımının bireyler üzerindeki etkileri farklı olabilir ve madde kullanımını anlamanın dışarıdan bakıldığında (kullandığını görmeksizin) kesin bir yolu yoktur. Bu anlamda iyi bir iletişim her şeyden önce gelmektedir. Özellikle ergenlik döneminde gençlerde birçok davranış değişikliği görülebileceğinden madde kullanımı ile bu durumu karıştırmamak gerekir. Genel olarak bakıldığında uyuşturucu madde kullanımına bağlı, bazı davranışsal değişiklikler ve kullanılan maddelere bağlı birtakım belirtiler görülür. Bunlar;

Davranışsal değişiklikler;

  • Aile ilişkileri azalabilir ve aile ilişkilerinde sorunlar olabilir,
  • Birey daha çok yalnız zaman geçirmeye başlayabilir,
  • Arkadaş çevresi değişebilir,
  • Sosyal yaşantısı olumsuz etkilenebilir,
  • Okul başarısı düşebilir
  • Okul devamsızlıkları artabilir,
  • Para harcaması artabilir,
  • Eski alışkanlıklarını bırakabilir (Örn. spor yapmak, arkadaşları ile zaman geçirmek gibi),
  • Madde kullanımına devam edebileceği şekilde hayatını değiştirebilir (Örn. okulu bırakmak, işinden ayrılmak gibi),
  • Kendine bakımı azalabilir,
  • Yalan söylemeye başlayabilir,
  • Eve geç gelmeye başlayabilir,
  • Yeme içme davranışında değişiklikler olabilir,
  • Evde değişik malzemeler bulundurabilir,
  • Kendini kesme, intihar girişimi gibi davranışları olabilir,
  • Evden eşyaların kaybolması, para çalınması yaşanabilir.

Madde kullanımına bağlı görülebilecek değişiklikler;

  • Ruhsal değişiklikler görülebilir (ani duygu hali değişiklikleri, birden öfkeliyken ardından neşeli ve rahatlamış olmak gibi),
  • Duygu halinde dalgalanmalar, (öfkelilik, saldırganlıktan neşelilik, sakinliğe kadar değişen duygu hali),
  • Konsantrasyon bozuklukları, unutkanlık ve hafıza sorunları,
  • Engellenme durumlarında ciddi sinirlilik,
  • Genel bir isteksizlik,
  • Yorgunluk, halsizlik,
  • Bedensel belirtiler,
  • Gözlerde kanlanma, küçülmüş ya da büyümüş gözbebekleri,
  • Konuşmada bozulma (peltek konuşma gibi)
  • Aşırı terleme,
  • Tansiyon değişiklikleri,
  • Bulantı, kusma, iştahsızlık, kilo kaybı,
  • Yürümede güçlük, denge kaybı,
  • Uyku bozuklukları (aşırı uyuma ya da uykusuzluk şeklinde olabilir),
  • Vücutta yara izleri, enjeksiyon izleri,
  • Ağız kenarlarında yaralar, lekeler, elde yanıklar,
  • Eklem-kas ağrıları, kramplar,
  • Hayaller görme,
  • Zaman zaman gerçeği değerlendirmenin bozulması gibi.

Bu belirtiler varsa 191 hattımızı arayın ve durumu birlikte değerlendirelim.

Yetişkin Bir Bireyle İletişim Kurarken Nelere Dikkat Etmelisiniz?

Yakınınız, madde kullanımıyla ilgili sizinle iletişim kurmuyorsa ya da ilk kez onunla endişelerinizi paylaşacaksanız uygulayabileceğiniz bazı öneriler konuşma şansınızı artırır. Karşınızdaki bireyle daha iyi bir iletişim kurmanıza yardımcı olur.

  • Kişiliğine saygı gösterilmeli,
  • Kişiyi dinlemeli ve dinlerken empati kurmaya çalışılmalı,
  • İletişim kurarken emir cümleleri kurmak yerine, öneri ifadeleri kullanılmalı,
  • Tartışma çözüm getirmeyeceği için, tartışmalardan kaçınılmalı,
  • İyimser bir tarzda konuşulmalı, kendinde ve hayatında değişiklik yapabileceği vurgulanmalı,
  • Görüşme için kendinizi hazır hissettiğiniz zamanda konuşulmalı,
  • Kişi madde etkisinde olmadığı zaman konuşulmalı.

Çocuğunuz İle İletişim Kurarken Nelere Dikkat Etmelisiniz?

Özellikle ergenlik sürecinde ebeveynlerin sağlıklı bir iletişim kurmak adına tutum ve davranışlarına dikkat etmesi gerekmektedir. Dikkat edilmesi gereken bu tutum ve davranışları kısaca şöyle sıralayabiliriz;

Nasihat vermeden konuşmaya dikkat edilmeli: Kişilerle iletişim kurarken nasihat verir tarzda konuşmak iletişim sürecini olumsuz etkileyebilir. “Ben senin yaşındayken ne doğru dürüst oyuncağım ne de bilgisayarım vardı. Hiç kıymet bilmiyorsun, hiç...” şeklinde konuşmalar örnek gösterilebilir.

Tehdit edici konuşmamaya dikkat edilmeli: Tehdit kısa bir süre için çocuğunuzu korkutmaya yarar; ancak uzun vadede etkili olmayacaktır. Söylediğiniz şeyleri gerçekleştirmediğinizde yaptığınız her türlü uyarının zamanla ciddiye alınma olasılığı düşer. İsteğinizi ve bunu neden istediğinizi ona anlatır ve beklentilerinizi onun potansiyeline göre belirlerseniz çocuğunuzun bunları yerine getirme olasılığı artacaktır.

Sorgulamadan konuşmaya dikkat edilmeli: Hayatı hakkında bilgi sahibi olmanız önemlidir. Arkadaşları kim; nerelere gider, neler yaparlar? Ancak bunları öğrenmek için onu sorgulamamalısınız. Unutmayın niyetiniz “paylaşmak”. Eğer o anda size cevap vermiyorsa “şu anda konuşmaya çok hazır değilsin; ama istediğin zaman ben seni dinlemeye hazırım” şeklinde karşılık vermeniz kendisiyle ilgilendiğinizi anlamasını sağlayacaktır.

Ahlak dersi vermeden konuşmaya dikkat edilmeli: Yapılmaması gereken bir şeyi yapmış olsa bile bunu ahlak dersi verir tarzda değil; yaptığının ne gibi olumsuz sonuçlara yol açabileceğini ve ne gibi duygular uyandırdığını dile getirerek anlatmanız daha etkili olacaktır.

Konuşurken dinlemeye dikkat edilmeli: Eğer sizinle konuşmak istediği sırada bir işle meşgulseniz işinize ara vermeli, onunla göz kontağı kurarak dinlemelisiniz. Söylediği şeyleri doğru anladığınızdan emin olmak için ona sorular sorabilirsiniz. Problemleri paylaşmaya çalıştığınız gibi iyi vakitlerini de paylaşmanız önemli.

Daha fazla iletişim kurmaya dikkat edilmeli: Sadece maddelerin olumsuz etkileri hakkında değil, hayatına ve geleceğine dair düşünceleri hakkında da sohbetler etmelisiniz. Düşüncelerine saygı gösterdiğinizi hissettirmelisiniz. Çocuğunuza karşı açık olmanız ve kendi hatalarınızı nasihat dili kullanmadan aktarmanız faydalı olacaktır. Bunları yaparken çocuğunuzun yaşını ve ihtiyaçlarını göz önünde bulundurmayı unutmamalısınız.

Hayır demesi öğretilmeli: Israrlarla başa çıkması için çocuğunuza “HAYIR” demeyi öğretmeniz gereklidir. Önemli olan nokta, verdiği kararlarda arkadaş grubunun baskısı rol oynadığında yaşayabileceği olumsuz sonuçları fark edebilmesidir. “Hayır, teşekkür ederim” cümlesini ısrarlar karşısında birkaç kere tekrarlamak ve ortamdan uzaklaşmak gibi yöntemleri denemesi için teşvik edebilirsiniz.

Davranışlarınızla örnek olmaya çalışılmalı: Çocuğunuzun kötü alışkanlıklar edinmesini istemiyorsanız, davranışlarınızla ilk önce siz onlara ÖRNEK olmalısınız. Gereksiz ilaç, alkol, sigara ve madde kullanmayarak örnek olabilirsiniz.

Teşhis koymamaya dikkat edilmeli: Size bir sıkıntısından, sorunundan bahsettiğinde hemen etiket koymaya ya da ne olduğunu bulmaya çalışmamalısınız. Kendisini ifade etmesine müsaade etmelisiniz. Ne yaşamış, ne düşünüyor, ne hissediyor ve neye ihtiyacı var... Bunları anlamaya çalışmalısınız.

Arkadaşlarını tanımaya çalışılmalı: Ergenlik döneminde ön plana çıkan ve gencin hayatında çok önemli yeri olan arkadaşlarının nasıl insanlar olduklarını bilmeniz önemlidir. Ancak dozu kaçırmamak yani gencin özel hayatına da dikkat etmek gerekmektedir. Kısaca, terazide bir denge sağlayarak arkadaşlarını tanımalısınız.

Yargılamadan konuşmaya dikkat edilmeli: İstediğiniz gibi davranmadığında öfkelenebilirsiniz ve buna engel olamadığınızda da aklınıza gelen şeyleri söylemeye başlar ve farkında olmadan onu yargılayabilirsiniz. Öfkenizi kontrol ederseniz olayın birden fazla sebebi olabileceğini görebilirsiniz. Bu sayede siz yaptığınızdan dolayı pişmanlık duymazsınız, çocuğunuz da “bunu haketmedim” hissini yaşamayacaktır.


Yaşadığınız durumu paylaşmak ve bilgi almak için 191 hattımızı arayabilirsiniz.

Yakınınız Tedaviye İkna Olmuyorsa Nasıl Davranmalısınız?

Öncelikle davranışlarındaki değişim uzun süre alabileceğinden sabırlı olmak bu süreçte çok önemlidir. Kişiyle kuracağınız iletişimde neden tedavi olmak istemediği konuşulmalı ve sebepler üzerinde çözüm üretilmelidir. Kişinin tedavi süreciyle ilgili tam ve doğru bilgilendirilmesi tedaviye yaklaşımını değiştirebilir. Tedavi süreciyle ilgili farkındalık yaratılması için kişinin cesaretlendirilmesi, motivasyonunun arttırılması ve kişinin desteklenmesi olumlu etkiler yaratacaktır. Geçmişte yaşadığı sorunlardan uzaklaştırmak ve geleceğe dair hedefler koydurmak kişinin tedavi sürecine katılmasında etkili olacaktır. 

Depresyondaki Birine Nasıl Yardım Edersiniz?

Depresyonda olan birinin yakını olmak gerçekten zor ve kafa karıştırıcı bir durumdur. Sevdiğiniz kişinin süregiden mutsuzluğu bir süre sonra sizi de üzgün, yorgun ve tükenmiş hissettirir. Diğer yandan, durumu daha da kötüleştirecek yanlış bir şeyler söylemekten veya yapmaktan da çekinebilirsiniz.

İlk yapmanız gereken yakınınızın yaşadığı durumun normal bir üzüntü mü, yoksa depresyon mu olduğunu anlamaktır, ki bu ikisini ayırmak uzman olmayan biri için güç olabilir. Gündelik dilde her mutsuzluğun depresyon olarak adlandırılması insanların bu iki durumu ayırt etmekte zorlanmasına yol açmaktadır. Bazı temel bilgiler bu iki durumun doğası hakkında sizi aydınlatabilir.

Depresyon gündelik üzüntülerimizden farklıdır. Üzücü bir olay sonrasında “depresyona girmek” toplum tarafından normal karşılansa da, haklı sebepleri olan depresyon diye bir şey yoktur. Depresyondaki kişide hormonal, psikolojik ve davranışsal birçok değişim bir arada görülür. Kişinin işlevselliği öyle bozulabilir ki, yataktan kalkmak, duş almak, üstünü değiştirmek gibi herkes için sıradan işleri bile yapamayabilir. İçe kapanma, konuşmak istememe, kilo kaybı ya da artışı, uykusuzluk ya da aşırı uyuma depresyonun belirtileri olabilir.

Üzüntüyü depresyondan belirtilerin şiddeti, süresi ve kişinin yaşadıklarına yönelik yaptığı “Artık hiçbir şeyin anlamı yok”, “Bir daha asla mutlu olamayacağım” benzeri sağlıksız yorumlar ayırır. Yakınınızın şiddetli üzüntü haline eşlik eden belirgin davranış değişiklikleri varsa ve bunlar iki haftadan uzun sürdüyse bir uzmana danışmanızda fayda vardır.

Durumun depresyona benzediğini düşünürseniz yapılacak ilk şey onu bir uzmanın değerlendirmesini sağlamaktır. Yakınınız yardım almakta kararsızsa bazen randevuyu sizin almayı teklif etmeniz ya da ona eşlik ederek onu bir psikiyatriste yönlendirmeniz tedaviye başlamasına vesile olabilir.

Yakınınız tedaviye istekli değilse sebebini anlamaya çalışın. Bu durumun normal olduğunu düşünüyor olabilir. Depresyon insanın ağır ağır içine düştüğü bir girdap gibidir, çoğu zaman insan düşüşün ilk aşamalarını bile farketmeden kendisini kuyunun dibinde bulabilir. Depresyonda olduğunu farkettirmeniz onu tedaviye ikna edebilir.

Birçok insan ise depresyonda olduğunu farketse de bunu kendi zayıflığı olarak gördüğü için bu gerçeği dile getirmekten utanç duyabilir. Yakınınıza duygularıyla baş edemiyor olmasının iradesizliğinden değil, depresyonun hormonlarında ve beyninin işleyişinde sebep olduğu ciddi değişikliklerden kaynaklandığını anlatın.

Kibar olmak adına yakınınızın görüşme isteklerinizi sürekli reddetmesini veya çevresinden uzaklaşmasını izlemeyin. Onunla daha yakın temas halinde olun. Onu görmeye gidin, uzaktaysanız düzenli telefon görüşmeleri yapın.

Onunla konuşun. Bilinenin aksine depresyonundan konuşmak depresyondaki kişinin daha da kötü hissetmesine sebep olmaz. Tam tersi ona yakınlaşmanızı, aklından neler geçtiğini anlamanızı ve gerekli durumda müdahale edebilmenizi sağlar. Onu yargılamadan dinlediğinizden emin olun. Birçok insan bir yakını sorunlarını paylaştığında mutlaka bir çözüm bulmak zorundaymış gibi hisseder. Oysa ki sadece dinlemek bile yardımcı olur. “Böyle hissetmene üzüldüm, nasıl destek olabilirim?” veya “Daha iyi hissetmen için yapabileceğim bir şey var mı?” demek çoğu durumda işe yarayacaktır.

Yakınınızı fiziksel etkinliğini arttırmaya teşvik edin; onu yürüyüşlere, dışarı çıkmaya davet edin. Çok uzun ve karmaşık aktiviteler planlamayın, bunları yapamayacağı için kendisini daha da kötü hissedebilir; kısa ve yakın mesafelerde basit etkinliklerden başlayabilirsiniz. Evi süpürmesine, yemek pişirmesine, yapacağı işlere yardımcı olun. Bunları yapmak için tek başına enerji bulamıyor olabilir. Depresyonda gündelik bakım bile bozulabilir. Kendine bakması için onu teşvik edin.

Tüm yardım çabalarınıza rağmen belirgin bir gelişme göremiyorsanız, hatta ona ulaşamıyorsanız hayal kırıklığına kapılmayın. Küsüp, uzaklaşmayın. Yardım tekliflerinizi hemen kabul etmeyebilir. Hatta yardım etmeye çalışırken ısrarlarınız yüzünden size öfkelenebilir bile. Destek olmaya çalışırken size yönelen bu öfke sizi kırabilir, hatta kızdırabilir ve ondan uzaklaşma isteği duymanıza bile neden olabilir. Onun bu isteksizliğini ve vazgeçmişliğini kişiselleştirmeyin. Depresyonda olan kişide tedavi için isteksizlik olması, hastalığın doğası gereği beklenir birşeydir. Böyle bir durumda ümitsizliğin ve “Hiçbir şey değişmeyecek” şeklinde yorumların da depresyonun bir parçası olduğunu hatırlayın.

“Hayat ne kadar anlamsız, hiçbir şey işe yaramayacak, hayatımda tek bir başarım bile yok” gibi gerçekdışı yorumlar yapsa bile “Olur mu öyle şey” gibi cümlelerle itiraz etmeye ve düşüncelerinin “saçmalığını” ispat etmeye çalışmayın. Eğer buna çabalarsanız, sonuçta olacak olan şey, sizinle de bir tartışma yaşaması ve moralinin biraz daha bozulmasıdır. Onun duygularını küçümsemeyin, ancak bir yandan gerçekçi yorumları görmesine yardımcı olun, ona umut verin.

Kendinizi ona yeterince yardım edemiyorum diye suçlamayın. Muhtemelen elinizden geleni yapıyorsunuz. Ancak, destek olmak ile tedavi etmek ayrı şeylerdir; depresyondaki yakınınızı iyileştirme sorumluluğunu üstlenmeyin. Ne kadar yakın olursanız olun, onun için yapabileceklerinizin sınırlı olduğunu ve tedavinin ancak bir uzman tarafından yapılabileceğini hatırlayın ve onun tavsiyelerini takip edin.

En önemlisi umudunuzu kaybetmeyin. O üzgünken sizin normal hayatınıza devam etmeniz acımasızlık gibi gelebilir. Ancak unutmayın ki ona yardım etmek için sizin gücünüzü tazelemeniz gerekir. Bu yüzden molalar verin, arkadaşlarınızla görüşmeye devam edin, onunla birlikte kabuğunuza çekilmeyin. Unutmayın, uçaklarda acil durumlarda önce annelerin kendi güvene alması, sonra çocuklarına oksijen maskesi takması salık verilir. Bunun nedeni bakıma ihtiyaç duyan birisi söz konusu olduğunda önce bakım veren kişinin hayatta kalması gerekliliğidir. Yakınınızın size bu kadar ihtiyacı varken ona rağmen değil, onun için ayakta kalmanız gerektiğini kendinize sık sık hatırlatın.

Yayınlanma: 28.05.2024 19:21

Son Güncelleme: 16.08.2024 17:33

Psikolog

Hidayet

ÇALIŞKAN

Psikolog

(*)(*)(*)(*)(*)3 Yorum
Depresif Bozukluklar
İlişki / Evlilik Problemleri
Sosyal Fobi
+8
Uzmanınla dilediğin yerden görüş:
Psikolog Merkezi: Online Seans

Şimdi indir, konuşmaya başla

App Store'dan İndirGoogle Play'den İndir
Bunları da sevebilirsiniz...

Kalp Kırmadan 'Hayır' Demek: Kendi Sınırlarınızı Çizme Rehberi

Kalp Kırmadan 'Hayır' Demek: Sınırlarımızı Çizme ve Kendimizi Yeniden Bulma RehberiGünlük hayatın koşuşturmacası ve sosyal ilişkilerin karmaşası içinde birçoğumuz kendimizi hiç fark etmeden tek bir rolün içinde hapsolmuş buluruz: "Herkesi memnun etmeye çalışan kişi." Etrafımızdaki insanları mutlu etmek, çatışmadan kaçınmak, sevilmek ve onaylanmak arzusu son derece insani bir ihtiyaçtır. Ancak bu istek kendi ihtiyaçlarımızın, önceliklerimizin ve ruhsal dengemizin önüne geçtiğinde, için için işleyen sessiz bir tükenmişlik başlar. Günün sonunda yalnız kaldığımızda içimizde yankılanan o derin sorudan kaçamayız: "Herkesi memnun etmeye çalışırken kendimi nerede kaybettim?"Sınır koymak, dışarıdan bakıldığında başkalarına "dur" demek gibi görünse de aslında özünde kendimize verdiğimiz bir "evet" sözüdür. Ne var ki toplumsal öğretiler, yetiştirilme tarzımız ve içselleştirdiğimiz inançlar; sınır çizmeyi çoğu zaman bir bencil davranış, kaba bir tutum ya da ilişkiyi sonlandıran bir tehdit gibi görmemize neden olur. Sevdiklerimizi kırma veya "uyumsuz, zor biri" olarak etiketlenme korkusuyla sınırlarımızı görünmez kılarız. Ancak görünmez kılınan her sınır, benliğimizden verilen bir tavize dönüşür.Uyumlu Olma Çabası ve Sessiz KırgınlıklarGün içinde sıradan gibi görünen pek çok an yaşarız. Biri sınırımızı aşan bir şaka yapar, hayatımıza dair yersiz bir tavsiyede bulunur ya da bize hiç uymayan bir taleple gelir. O an içimizde aniden bir huzursuzluk, bir göğüs sıkışması ya da küçük bir öfke dalgası uyanır. Zihnimiz tam da o anda tehlike çanlarını çalmaya başlamıştır.Fakat tam kendimizi ifade edecekken o tanıdık, felç edici korku araya girer: "Eğer şimdi tepki gösterirsem kırıcı, kaba ya da uyumsuz görünür müyüm?"Bu korku bizi kendi gerçekliğimizden hileli bir şekilde uzaklaştırır. Anı sessizce geçiştirir, tebessüm ederek kafa sallar ya da içimiz kan ağlarken "Olur, hallederim" deriz. Sırf ilişkideki o anlık sahte uyumu korumak adına kendi iç huzurumuzdan vazgeçeriz. Ancak ifade edilmeyen, bastırılan her rahatsızlık yok olmaz; aksine içimizde birikerek zamanla karşı tarafa yönelik gizli bir kırgınlığa ve öfkeye dönüşür. Uzaklaşmaktan korktuğumuz için verdiğimiz tepkiler, ilişkimizi gerçekte istemediğimiz bir hale getirebilir. Sonuçta, sırf korumak için susmayı seçtiğimiz o ilişki, bastırılan duygular yüzünden günden güne samimiyetini kaybeder.Duygularınız: Sınır Kapınızdaki Alarm SistemiPeki, sınır koymaya nereden başlayacağız? Sınırı nerede koyacağımızı bilmek için önce sınırın nerede ihlal edildiğini hissetmemiz gerekir. Sınır ihlalinin ilk işareti zihinsel tahlillerden önce bedenimizde ve duygularımızda belirir.Psikolojik açıdan bakıldığında öfke, huzursuzluk ya da bıkkınlık gibi duygular sanıldığı gibi "kaçınılması gereken olumsuz duygular" değildir. Aksine bu duygular, kişisel alanımızın ve değerlerimizin ihlal edildiğini bize bildiren en sadık rehberlerimizdir. İçinizde aniden yükselen o rahatsızlık hissi, aslında sınır kapınızın izinsiz çalındığını söyleyen bir alarm sistemidir. Bu alarm çaldığında onu hemen "kötü bir duygu" diyerek bastırmak yerine, onun ne söylediğini dinlemeyi öğrenmek gerekir.Alarm Çaldığında: İçsel Bir Süzgeçten GeçmekAlarm çaldığında refleks olarak hemen karşı tarafı suçlamak ya da tam tersine kendimizi suçlayıp duygumuzu bastırmak zorunda değiliz. Yapmamız gereken şey, anlık tepkiler vermeden önce durmak ve dürüst bir içsel sorgulama yapmaktır. Bu noktada zihnimize şu iki kritik soruyu sormalıyız: * "Bu tavsiye, yorum ya da talep gerçekten dikte edici, kaba veya haddi aşan bir yerde miydi?" Yani karşı taraf sınırımı objektif olarak ihlal etti mi? * "Yoksa karşı taraf aslında oldukça normal bir şey söyledi de ben kendi yetersizlik hissiyatım, onaylanma ihtiyacım veya geçmiş deneyimlerim yüzünden mi bu kadar öfkelendim?"Bu ayrımı yapmak hayati bir önem taşır. Eğer yanıtınız ikinci soruya yakınsa, orada çalışılması gereken şey karşı tarafla gireceğiniz bir çatışma değil; kendi içsel tetikleyicileriniz ve özdeğerinizdir. Ancak yanıtınız birinci soruya işaret ediyorsa, ortada net bir sınır ihlali vardır ve kendinizi korumak en doğal hakkınızdır.Kalp Kırmadan Sınır Çizmenin Pratik YollarıSınır çizmek, araya yüksek duvarlar örmek ya da insanlarla kavgaya tutuşmak anlamına gelmez. Sağlıklı sınırlar; ne içeriye zarar veren ne de dışarıyı tamamen kapatan, kapısı ve penceresi olan esnek alanlardır. İlişkilerinizde bunu hayata geçirmek için şu ilkelere tutunabilirsiniz: * Zaman Kazanın: Sizi zorlayacak bir taleple karşılaştığınızda anında "evet" demek yerine kendinize düşünme payı bırakın. "Bu teklifini değerlendirmek için biraz zamana ihtiyacım var, sana gün içinde döneceğim" demek, otomatik onay verme alışkanlığınızı kırar. * İlişkiyi Talepten Ayırın: Sevginizi veya saygınızı, istenen şeyle karıştırmayın. "Seni çok seviyorum ve yanında olmayı önemsiyorum; ancak bu hafta sonu bu programa katılamayacağım" diyerek, hem ilişkiye verdiğiniz değeri hissettirebilir hem de sınırınızı koruyabilirsiniz. * Açıklama Tuzağına Düşmeyin: Sınır çizerken dakikalarca mazeret üretmek zorunda değilsiniz. Şeffaf ve net bir "Hayır, bu durum şu an benim için uygun değil" ifadesi son derece yeterlidir. Gereğinden fazla açıklama yapmak, karşı tarafa sınırınızı müzakere etme hakkı verir. Benzer bir durum yinelendiğinde kararlarınızda esneme payınızın olduğu varsayılabilir.Kendinize Doğru Bir AdımKendi sınırlarınızı tanımak, "kaba görünür müyüm" korkusunu esnetmek ve duygularınızın size ilettiği mesajları doğru okumak zaman, sabır ve pratik gerektiren bir içsel yolculuktur. Bu, bir gecede çözülüp bitecek bir bulmaca olmadığı gibi, bu yolda yalnız başınıza çabalamak zorunda da değilsiniz.İlişkilerinizde başkalarını kaybetmeme uğruna kendi benliğinizi feda etmediğiniz, kendi özgün varlığınızı koruyabildiğiniz sağlıklı bağlar inşa etmek mümkündür. Bu içsel süreci güvenli ve anlayışlı bir ortamda birlikte keşfetmek, sınır kaslarınızı güçlendirmek isterseniz dilediğiniz zaman bana profilimden ve soru sor kısmından ulaşabilirsiniz.

Gürültülü Bir Dünyada Görünmez Olmak: Duyulmamanın Sessiz Sancısı ve Kendi Sesini Bulmak

Kalabalık bir masada oturduğunuz bir anı düşünün. Sevdikleriniz yanınızdadır, kahkahalar yükselmektedir, çaylar tazelenmektedir. Tam o sırada kalbinizden kopup gelen, sizin için gerçekten anlamlı bir cümleyi dile getirirsiniz. Ancak kelimeleriniz karşınızdakinin kulağına ulaşamadan havada süzülür ve yok olur. Karşınızdaki başını hafifçe sallar, belki gülüser ya da hemen lafı kendi anlatacağı konuya getirir. O an içinizde belli belirsiz bir soğukluk hissedersiniz. Etrafınız insanlarla doludur ama siz kendinizi yapayalnız ve adeta "görünmez" hissedersiniz.Ya da en yakınınızla bir aradasınızdır. İçinizdeki sıkıntıyı, yorgunluğu ya da kafa karışıklığını paylaşmak istersiniz. Tam kendinizi açacakken karşınızdakinin gözlerinde yükselen o sabırsız, yargılayıcı veya uzaktaki duvarı görürsünüz. "Aman canım, buna mı takıldın?", "Sen de her şeyi çok büyütüyorsun" ya da "Bak ben ne yapıyorum biliyor musun?" cümleleri dökülür dudaklarından. Söyledikleriniz duyulmamış, hissettikleriniz tartılmamış ve varlığınız hakiki bir alan bulamamıştır. Yavaşça geriye çekilir, kendi içinize kapanır ve susarsınız.Duyulmamak, içtenlikle dinlenmemek ve anlaşılmamak; insan ruhunda en sessiz ama en derin izleri bırakan yaşantılardan biridir. Bu durum sadece anlık bir hayal kırıklığı veya geçici bir yalnızlık hissettirmez. Zamanla bir insanın kendisiyle, bedeniyle, duygularıyla ve dış dünyayla kurduğu bağı kökünden değiştirebilir.Duyulmanın İlk Adımları: Çocukluktan Bugüne Taşınan İhtiyaçİnsanın bu dünyadaki en temel, en hayati ihtiyaçlarından biri görünmektir. Bir başkasının gözlerinin içine baktığında; "Sen varsın, buradasın, seni duyuyorum, hissettiklerin benim için anlamlı ve varlığın değerli" mesajını almaktır.Bu ihtiyaç ilk olarak çocukluğumuzun erken dönemlerinde şekillenir. Küçük bir çocuğu gözünüzün önüne getirin. Yerden bulduğu tuhaf bir taşı, yaptığı basit bir resmi ya da birdenbire içini kaplayan koca bir korkuyu ebeveynine göstermek ister. Çocuğun o andaki tek arzusu, elindeki taş değil; o taşı tutarken hissettiği heyecanın bir başkası tarafından görülmesi ve aynalanmasıdır. Ebeveyn göz teması kurup, "Gerçekten ne kadar ilginç bir taş, heyecanını anlıyorum" dediğinde, çocuğun zihninde ve kalbinde güvenli bir zemin inşa edilir. Çocuk der ki: "Benim hissettiklerim gerçek, duygularım önemli ve ben bu dünyada bir yere sahibim."Ancak ne neşemiz, ne üzüntümüz ne de korkularımız içtenlikle dinlenmediğinde; anlatmak istediklerimiz geçiştirildiğinde veya küçümsendiğinde ruhumuzda ilk çatlaklar oluşmaya başlar. Sürekli duyulmayan bir çocuk, zamanla çok ağır bir içsel sonuca varır: "Demek ki benim hissettiklerimin bir önemi yok. Demek ki ben olduğum gibi kabul görmüyorum."Bu sessiz mesaj, büyüyüp yetişkin bir birey olduğumuzda da peşimizi bırakmaz. İlişkilerimizde, iş yerimizde, dostluklarımızda ve hatta kendi iç konuşmalarımızda yankılanmaya devam eder.Duyulmamak Bir İnsanı Neye Dönüştürür?İçtenlikle dinlenmemek ve anlaşılmamak, sürekli olarak duvara çarpmak gibidir. İnsan ruhu bu acıyı sonsuza kadar çıplak bir şekilde taşıyamaz. Kendimizi, kalbimizi ve kırılganlığımızı korumak adına farkında olmadan bazı koruyucu kalkanlar geliştiririz. Duyulmayan bir insan, zamanla şu üç belirgin halden birine veya birkaçına dönüşebilir:A. Kendi Sesini Susturan ve "Aşırı Uyumlu" Hale Gelen İnsanDinlenmediğimizi ve iç dünyamızın önemsenmediğini hissettikçe, kendi özgün ihtiyaçlarımızı derine, çok daha derine gömeriz. Sevilmek, kabul görmek, çatışmadan kaçınmak ve terk edilmemek için başkalarının beklentilerine uygun davranmayı bir hayatta kalma stratejisi olarak benimseriz.Bu insan, etrafındaki herkesin ihtiyacını sezen, herkese "evet" diyen, kendi kırgınlığını gizleyip başkalarının neşesini besleyen birine dönüşür. Dışarıdan bakıldığında inanılmaz derecede "uyumlu", "düşünceli" ve "kusursuz" görünür. Oysa bu uyumun arkasında, kendi sesini tamamen kaybetmiş, ne istediğini, neye öfkelendiğini ve kim olduğunu unutmuş yaralı bir ruh yatar. Başkalarını memnun etmek adına her gün kendine "hayır" diyen bu insan, kendi hayatının öznesi olmaktan çıkıp başkalarının hikayesinde figürana dönüşür.B. Kabuğuna Çekilen ve Buz Kesen İnsan"Nasıl olsa beni kimse duymuyor, nasıl olsa kimse anlamayacak" düşüncesi bir kez zihne yerleştiğinde, kişi kalbinin etrafına yüksek ve kalın duvarlar örmeye başlar. Bir daha hayal kırıklığı yaşamamak, yeniden incinmemek ve o görünmezlik hissiyle yüzleşmemek için çözümü insanlardan uzaklaşmakta bulur.Bu dönüşümde insan, fiziksel olarak kalabalıklar içinde bulunsa bile duygusal olarak buz keser. İlişkilerini yüzeysel bir seviyede tutar, kimsenin o gizli çemberin içine girmesine izin vermez. İçindeki fırtınaları, yalnızlığı ve incinmişliği dışarıya asla yansıtmaz. Dışarıdan "güçlü", "kendi kendine yeten" ya da "mesafeli" görünen bu kalkan, aslında derin bir yalnızlığın ve çaresizliğin üzerini örten duygusal bir yalıtımdır.C. Fısıltısı Çığlığa Dönüşen ve Öfkelenen İnsanİnsanın içindeki ihtiyaçlar, duygular ve sınır ihlalleri nazik yollarla ifade edildiğinde duyulmuyorsa, beden ve ruh bu durumu sonsuza kadar sessizce izlemez. Bir zamanlar fısıltı olan o kırgınlıklar, zamanla birikir ve en sonunda kontrol edilemez öfke patlamalarına dönüşür.Sürekli anlaşılmayan bir insanın aniden gösterdiği sert tepkiler, hırçınlıkları ya da sabırsızlıkları dışarıdan bakıldığında "aşırı" veya "nedensiz" bulunabilir. Oysa o öfkenin hemen arkasında duran şey, geçmişte defalarca duyulmamış, yok sayılmış ve çaresiz kalmış çocuksu parçamızın "Lütfen artık beni görün, lütfen sesimi duyun!" diye atan kalbidir. Öfke, duyulmamanın yarattığı çaresizliğin en son ve en gürültülü çığlığıdır.En Büyük İhmal: Kendi Sesimize Kulak TıkamakGörünmezliğin ve anlaşılmamanın yarattığı acıyla yaşarken, sıklıkla gözden kaçırdığımız çok derin bir gerçek vardır: Biz ne zaman kendi içsel sesimizi duymayı bıraktık?Başkalarının bizi dinlemesini, anlamasını ve onaylamasını beklerken; farkında olmadan kendi kendimize en büyük sağır dönüşebiliriz. Bedenimiz bize her gün fısıldar:Omuzlarımızdaki yük ağır geldiğinde kaslarımız sertleşir.Bir ilişki ya da ortam bize iyi gelmediğinde midemize bir düğüm oturur.Sürekli koşturmaktan ve kendimizden vermek yorulduğumuzda derin bir tükenmişlik hissederiz.Tüm bu fısıltılara rağmen, günlük hayatın hızı, başkalarını memnun etme telaşı ve zihnimizdeki "şöyle olmalısın" diyen acımasız sesler yüzünden kendi içimize kulak tıkamaya devam ederiz. Kendi duygusuna alan açmayan, kendi kırgınlığına şefkat göstermeyen ve kendi bedeninin sinyallerini görmezden gelen bir insan; başkalarının kendisini tam olarak anlamasını sağlasa bile içindeki o derin boşluk kapanmaz.İyileşme, başkalarının kulağını kendimize çevirmekle değil; kendi içimize dönüp kendi özümüzü dinleyecek cesareti göstermekle başlar.Kendi Sesini Bulmak ve Hakiki Bağlar Kurmak: Dönüşüm YoluEğer siz de hayatınızın bir döneminde veya tam da şu an duyulmadığınızı, anlaşılmadığınızı ve yalnız kaldığınızı hissediyorsanız; bu durumu değiştirmek için atabileceğiniz şefkatli ve dönüştürücü adımlar var. Bu adımlar, dışarıdaki gürültüyü bir anlığına durdurup kendi varlığınıza kucak açmanızla ilgilidir.1. Nazikçe Yavaşlayın ve DurunGünlük hayatın koşuşturmacası içinde sürekli bir şeylere yetişmeye, her beklentiyi karşılamaya çalışırken kendi sesimizi duymamız imkansızdır. Gün içinde sadece birkaç dakikalığına durun. Derin bir nefes alın. Bedeninizin oturduğu sandalyeyle, bastığı yerle temasını hissedin. Zihninizdeki zorunluluk listelerini bir kenara bırakıp sadece "şu an"da var olmayı deneyimleyin.2. Kendi Bedeninize ve Duygularınıza SorsunKendinize gün içinde sık sık şu soruyu sorun: "Şu an gerçekten ne hissediyorum ve neye ihtiyacım var?" Gelen cevabı yargılamadan, "böyle hissetmemeliyim" demeden kabul edin. Eğer üzgünseniz üzüntünüze, kırgınsanız kırgınlığınıza alan açın. Tıpkı ağlayan küçük bir çocuğun başını okşar gibi, kendi duygunuzun yanında durun.3. Kendinize Şefkatli Bir Dokunuş SununYalnız ve anlaşılmamış hissettiğiniz anlarda, fiziksel şefkatin gücünü hafife almayın. Bir elinizi göğsünüzün üzerine, kalbinizin tam ortasına koyun. O dokunuşun sıcaklığını, kalbinizin atışını hissedin. Kendinize içinizden sakin ve yumuşak bir tonla şunları söyleyin: "Seni duyuyorum. Şu an zorlandığını biliyorum ve ben senin yanındayım."4. Şefkatli Sınırlar Çizmeyi ÖğreninDuyulmamanın en büyük sebeplerinden biri, sınır çizememektir. Başkalarını hayal kırıklığına uğratma korkusuyla kendi ihtiyaçlarımızdan ödün verdiğimizde, zamanla resentment (hınç) biriktiririz. Sevgiyi kaybetme korkusuyla sürekli "evet" demek yerine; kendi ruh sağlığınızı korumak adına nazik ama net "hayır"lar demeyi deneyin. Unutmayın ki, kendinize verdiğiniz gerçek bir "evet", başkalarına diyeceğiniz şefkatli bir "hayır" ile başlar.5. Sizi İçtenlikle Dinleyen Güvenli Alanlar SeçinHerkes bizi anlamak zorunda değildir ve ne yazık ki her insan derin bir dinleme kapasitesine sahip değildir. Sizi sürekli küçümseyen, sözünüzü kesen ya da hissettiklerinizi yok sayan ilişkileri gözden geçirin. Sizi olduğunuz gibi kabul eden, yargılamadan dinleyen, alan açan insanlarla bağlarınızı güçlendirin. Eğer çevrenizde böyle bir alan yoksa, bir terapist ile kuracağınız o güvenli ve aynalayan ilişki, kendi sesinizi yeniden keşfetmeniz için harika bir başlangıç noktasıdır.Son Söz: Kendinize Verdiğiniz Şefkatli RandevuAnlaşılmadığınızı, sesinizin gürültüde kaybolduğunu hissettiğiniz anlarda hatırlayın: Siz başkalarının aynasında yansıyan siluetinizden çok daha fazlasınız. Değeriniz, bir başkasının sizi ne kadar anladığıyla veya onayladığıyla azalıp çoğalmaz.Bugün başkalarının sizi duyması için çabalamayı bir anlığına bırakın. İçinizdeki o yalnız, kırgın ama bir o kadar da özgün parçaya dönün ve ona şu sözü verin: "Artık seni duyuyorum. İçindeki fısıltıları, yorgunlukları ve arzuları dinlemeye hazırım."Kendi içsel sesinize vereceğiniz bu küçük ve şefkatli randevu; maskeleri bırakmanın, kendi hikayenizin başrolü olmanın ve bu gürültülü dünyada kendi benzersiz melodinizi özgürce söylemenin ilk adımıdır.Günün Sorusu: Bugün başkaları tarafından duyulmaktan vazgeçtiğiniz için susturduğunuz hangi parçanıza; dinleyen, anlayan ve kucaklayan bir şefkatle kulak vereceksiniz?

Sevme Sanatı ve İnanmanın Gücü: Tohumu Kendi Renginde Yeşertmek

Bir bahçedeki tohumu düşünün. Bir filizin ne zaman ve ne renkte çiçek açacağını önceden belirleyip onu dışarıdan zorla çekerek büyütemezsiniz. Yapabileceğiniz tek şey; toprağı havalandırmak, ona ihtiyacı olan suyu ve güneş ışığını vermek ve kendi doğasında serpilmesine sabırla tanıklık etmektir. İnsan ruhu da tıpkı o tohum gibidir. Erich Fromm, Sevme Sanatı adlı eserinde insana ve ilişkilere dair şu derin hakikatin altını çizer: "Eğitim, bir çocuğa özel yeteneklerinin farkına varması için yardım etmektir. Eğitimin zıddı ise yönlendirmedir."İlk bakışta sadece okul duvarlarını veya ders kitaplarını çağrıştıran bu cümle, aslında ebeveynlikten dostluğa, evlilikten kendimizle kurduğumuz bağa kadar tüm yaşamımızı kucaklayan büyüleyici bir ilkedir. Bir insanı kendi zihnimizdeki ideal kalıplara sığdırmaya çalışmak, onu kendi beklentilerimize göre biçimlendirmeye zorlamak bir "eğitim" değil, örtük bir yönlendirme ve müdahaledir. Oysa onun içinde zaten var olan potansiyeli görmek, korkularını yatıştırmak ve kendi renginde çiçek açmasına izin vermek gerçek sevgidir. Bu yaklaşım, hem bir çocuğa duyulan inancın hem de insanın kendi özüne gösterdiği güvenin hayatı nasıl bereketli, üretken ve anlamlı bir yolculuğa dönüştürdüğünü gözler önüne serer.1. Kendi Kalıbına Zorlamak mı, Özüne İnanmak mı?Bir çocuğun veya bir yetişkinin gözlerinin içine bakıp "Sana inanıyorum" demek, sadece kuru bir temenni ya da anlık bir övgü sözcüğü değildir. Gerçekten inanmak; karşıdakini değiştirmeye, yontmaya veya kendi zihnimizdeki "mükemmel" taslağa uydurmaya çalışmadan, onu olduğu gibi kabul ederek kendi yolunu çizmesine alan açmaktır. Ne yazık ki günlük hayatın koşturmacası içinde sevgimizi ve onayımızı çoğu zaman görünmez şartlara bağlarız. Çocuğumuzdan bizim hayal ettiğimiz mesleği seçmesini, partnerimizden bizim duygu dünyamıza uymasını, hatta kendimizden hiç hata yapmayan kusursuz bir robot olmamızı bekleriz. Ancak yönlendirmenin ve kalıplara zorlamanın başladığı yerde, insanın özgün yaşam enerjisi çekilmeye ve içindeki o doğal coşku donmaya başlar.Oysa bir insana ve onun içsel gücüne gerçekten inanıldığında, ortaya tarif edilmez bir üretkenlik çıkar. Burada bahsettiğimiz üretkenlik; sadece saat gibi çalışan soğuk bir performans ya da sürekli bir şeyler başarma hırsı değildir. Üretkenlik, insanın kendi potansiyelini korkusuzca dışarı vurması, neşeyle, hevesle hayat katarak yeni bir şeyler ortaya koyabilmesidir. Başarısızlık korkusu ve "beğenilmeme" kaygısı üzerimizden kalktığında, zihnimiz ve kalbimiz özgürleşir. Kendisine samimiyetle inanıldığını hisseden bir çocuk da, kendi yeteneklerine güven duyan bir yetişkin de hata yapmaktan korkmaz; denemekten, üretmekten ve hayatın içinde kendi kimliğiyle var olmaktan derin bir haz alır.Nitekim Arno Gruen, Empatinin Yitimi eserinde bu durumun toplumsal ve ruhsal boyutuna dikkat çeker. Gruen’e göre, bir bireyin kendi otantik duygularını yaşamasına izin verilmeyip dışarıdan dayatılan kalıplara zorlanması, insanın hem kendi özüyle hem de başkalarıyla kurduğu duygudaşlık (empati) bağını koparır. Kendi içsel duygusal sınırları ihlal edilen çocuk, yetişkinlikte diğer insanları anlama ve şefkat gösterme kapasitesini yitirerek onları denetleme veya kendi zihnindeki rollere uydurma eğilimi geliştirir. Oysa gerçek empati; bir insanı kendi beklentilerimize uydurmaya çalışmak değil, onun duygusal gerçekliğini ve kırılganlığını olduğu gibi kabullenebilmektir.2. İki Kişilik Bir Sığınak Değil, Hayata Açılan Bir Kucak: Sevginin Sosyal YüzüGünümüzün hızlı ve yalnızlaşan dünyasında sevgi, sıklıkla dışarıdaki karmaşadan kaçıp sığınılacak iki kişilik korunaklı bir liman gibi algılanıyor. "Biz bize yetelim, dışarıdaki fırtına bizi ilgilendirmez" düşüncesi, sevgiyi bireysel bir kaçışa veya bencilce bir ortaklığa dönüştürme riski taşır. Erich Fromm’un ustalıkla vurguladığı gibi, gerçek sevgi kapıları dış dünyaya kapatan iki kişilik bir sığınak değil; insanı hayata, doğaya ve topluma bağlayan en güçlü sosyal olgudur.Sevgi, tek bir kişiye odaklanan dar bir duygu değil; insana ve yaşama karşı takınılan genel bir duruştur. Bir çocuğa gösterdiğimiz şefkat, aslında geleceğin dünyasına olan inancımızdır. Bir dostumuza verdiğimiz değer veya bir yabancıya gösterdiğimiz nezaket, toplumsal iyileşmenin görünmez harcıdır. Gerçek anlamda sevmeyi ve inanmayı öğrenen bir insan, kendi kabuğuna çekilmez; aksine etrafındaki herkesle, toplumuyla ve çevresiyle daha derin, daha yapıcı bağlar kurar. Sevgi bireysel bir kıvılcım olarak başlasa da, paylaşıldıkça çoğalan, toplumu bir arada tutan ve birlikte var olma kültürünü besleyen sosyal bir güce dönüşür.3. "Sen Varsın ve Kıymetlisin": Ötekinin Varlığıyla Yeşermekİnsan, tek başına duran, dünyadan yalıtılmış bir ada değildir. Büyümek, kendimizi keşfetmek ve üretmek için her zaman bir başkasının varlığına, onun bizi onaylayan, sıcak bakışına ihtiyaç duyarız. Bir bebeğin dünyadaki ilk günlerinden itibaren en temel ruhsal gıdası, annesinin gözlerinde kendi varlığının kabul gördüğünü hissetmektir. Bir insanın "Sen varsın, buradasın ve senin varlığın bu dünya için kıymetli" mesajını alması, onun hayat boyu taşıyacağı zihinsel omurgasını oluşturur.Karşıdakinin varlığını sadece kendi ihtiyaçlarımıza hizmet ettiği sürece değil, onun kendi özgün dünyası için değerli görmek sevgiyi olgunlaştırır. Bir öğretmen öğrencisine, bir ebeveyn çocuğuna, bir dost arkadaşına bu gözle baktığında; aradaki ilişki bir güç savaşı olmaktan çıkar, birbirini besleyen zengin bir buluşma alanına dönüşür. Karşıdakinin varlığına duyduğumuz içten saygı, kendi varlığımızı da zenginleştirir. İki insanın kendi sınırlarını koruyarak, birbirinin ışığını gölgelemeden yan yana durabilmesi ve birbirinin gelişimine neşeyle tanıklık etmesi, insan olmanın en zarif deneyimidir.Bir Davet ve Kendime SoruSevgili Okur; ister bir anne-baba olun, ister bir öğretmen, ister kendi içsel yolculuğunda ilerleyen bir yolcu... İçinizdeki veya karşınızdaki o eşsiz potansiyeli yönlendirmeye, kendi zihninize göre yontmaya çalışmadan önce durup derin bir nefes alın. Hayatın en güzel ve kalıcı ürünleri, özgür bırakılan ve karşılıksız bir inançla beslenen topraklarda yetişir.Bu hafta boyunca kendi iç dünyanızda ve sevdiklerinizle temas kurarken şu soruyu aklınızda tutmayı deneyin:"Bugün sevdiklerimle ve kendimle ilişki kurarken onları kendi zihnimdeki kalıplara sokmaya mı çalışıyorum, yoksa oldukları gibi gelişmelerine ve kendi ışıklarını parlatmalarına sevgiyle alan açıyor muyum?"