İçeriğe geç
  1. Uzmanlar
  2. Hidayet ÇALIŞKAN
  3. Blog Yazıları
  4. Kendini biyolojik cinsiyetine ait hissetmiyor musun?

Kendini biyolojik cinsiyetine ait hissetmiyor musun?

Kendini biyolojik cinsiyetine ait hissetmiyor musun?

Cinsel Kimlik Sorunları Nedir?

Cinsel kimlik sorunları, kişinin doğduğu andan itibaren sahip olduğu cinsiyetine karşı olumsuz tavırlar sergilemesi hatta cinsel kimliğini kabul etmemesi durumunda karşılaşılan sorunları tanımlamak için kullanılan bir kavramdır.

Uluslararası Bilimsel Sınıflama kuruluşuna göre cinsel kimlik sorunları kişiler için doğuştan gelen sorunlar arasında kabul edilmektedir. Kişilerde cinsel farkındalık 2 yaşının sonlarında başlar. Kişilerin cinsel yönelimi ise erken ergenlik dönemi ile oluşmaya başlar. Cinsel kimlik ise ergenlik döneminin tamamlanması ile ortaya çıkar. Cinsel kimlik sorunları nedenleri arasında sayılan başka etkenler ise sosyal etkenler, genetik etkenler, endokrin ve psikodinamik faktörlerdir.

Çocuklar oyun oynarken karşı cinsin elbisesini giyerek oyun oynayabilir. Örneğin bir kız babasının kıyafetlerini giyerek evcilik oynayabilir veya bir erkek çocuğu annesinin kıyafetlerini, aksesuarlarını giyerek anne rolüne bürünebilir. Bu oldukça normaldir ancak çocukların bu süreci geçici ve kısa olarak yaşaması normaldir. Eğitim sürecinin başlamasından sonra çocuktan bu tarz davranışlar sergilemesi pek beklenmez.

Cinsel kimlik sorunları, kişinin çocukluk zamanlarından başlayarak sürekli olarak karşı cinsin kıyafet, yaşam tarzı, niteliklerine özenmesi ve bunları merak etmesi ile ortaya çıkar. Araştırmalar cinsel kimlik sorunları başlangıç döneminin çoğu çocukta 4 yaşından önce belirtiler gösterdiğini söyler.

Cinsel Kimlik Sorunları Tedavi Seçenekleri

Cinsel kimlik sorunları tedavi seçenekleri araştırılmadan önce doğru tanı konulması gerekir. Çünkü cinsel kimlik sorunları konusunda ilk adım doğru tanı koyulmasıdır. Doğru tanının yanı sıra tanının olabildiğince erken konulması da büyük önem taşır. Erken tanı sayesinde tedaviler çok daha başarılı olabilmektedir. Genellikle cinsel kimlik sorunları tedavi seçenekleri için bireyler kendileri arayışa girer çünkü birçok aile bu sorunun farkına varmaz veya kabul etmek istemeyerek görmezden gelir. Ancak görmezden gelmek sorunların tedavisinde etkili bir yöntem değil aksine sorunun erken tanı ile tedavi edilebilme şansının da yok olmasına neden olabilen bir davranıştır.

Gençlik dönemi çocukluk ve erişkinlik dönemi arasındaki bir geçiş dönemi olarak tanımlanabilir. Bir çok kuramcı bu dönemde kişilerde kendini ve bedenini tanıma sürecinde kimlik bocalaması olabileceğini söylemektedir. Ergenlik döneminde bazen bu kimlik bunalımı kendini cinsel kimlik sorunları şeklinde gösterebilir. Ergen bu süreçte hangi cinsten hoşlandığı konusunda tereddüt edebilir. Toplumun ve ailesinin beklentilerine ters gelen davranışlar içine girebilir. Bazen de bu durumdan bağımsız olarak cinsel yönelim sorunları olabilir. Bu durumla ilgili ayrıntılı bilgi almak için mutlaka bir çocuk psikiyatristine başvurmanız önerilir.

Cinsel Kimlik Sorunları Nedir?

Cinsel kimlik sorunları, kişinin doğduğu andan itibaren sahip olduğu cinsiyetine karşı olumsuz tavırlar sergilemesi hatta cinsel kimliğini kabul etmemesi durumunda karşılaşılan sorunları tanımlamak için kullanılan bir kavramdır.

Uluslararası Bilimsel Sınıflama kuruluşuna göre cinsel kimlik sorunları kişiler için doğuştan gelen sorunlar arasında kabul edilmektedir. Kişilerde cinsel farkındalık 2 yaşının sonlarında başlar. Kişilerin cinsel yönelimi ise erken ergenlik dönemi ile oluşmaya başlar. Cinsel kimlik ise ergenlik döneminin tamamlanması ile ortaya çıkar. Cinsel kimlik sorunları nedenleri arasında sayılan başka etkenler ise sosyal etkenler, genetik etkenler, endokrin ve psikodinamik faktörlerdir.

Çocuklar oyun oynarken karşı cinsin elbisesini giyerek oyun oynayabilir. Örneğin bir kız babasının kıyafetlerini giyerek evcilik oynayabilir veya bir erkek çocuğu annesinin kıyafetlerini, aksesuarlarını giyerek anne rolüne bürünebilir. Bu oldukça normaldir ancak çocukların bu süreci geçici ve kısa olarak yaşaması normaldir. Eğitim sürecinin başlamasından sonra çocuktan bu tarz davranışlar sergilemesi pek beklenmez.

Cinsel kimlik sorunları, kişinin çocukluk zamanlarından başlayarak sürekli olarak karşı cinsin kıyafet, yaşam tarzı, niteliklerine özenmesi ve bunları merak etmesi ile ortaya çıkar. Araştırmalar cinsel kimlik sorunları başlangıç döneminin çoğu çocukta 4 yaşından önce belirtiler gösterdiğini söyler.

Cinsel Kimlik Sorunları Tedavi Seçenekleri

Cinsel kimlik sorunları tedavi seçenekleri araştırılmadan önce doğru tanı konulması gerekir. Çünkü cinsel kimlik sorunları konusunda ilk adım doğru tanı koyulmasıdır. Doğru tanının yanı sıra tanının olabildiğince erken konulması da büyük önem taşır. Erken tanı sayesinde tedaviler çok daha başarılı olabilmektedir. Genellikle cinsel kimlik sorunları tedavi seçenekleri için bireyler kendileri arayışa girer çünkü birçok aile bu sorunun farkına varmaz veya kabul etmek istemeyerek görmezden gelir. Ancak görmezden gelmek sorunların tedavisinde etkili bir yöntem değil aksine sorunun erken tanı ile tedavi edilebilme şansının da yok olmasına neden olabilen bir davranıştır.

Gençlik dönemi çocukluk ve erişkinlik dönemi arasındaki bir geçiş dönemi olarak tanımlanabilir. Bir çok kuramcı bu dönemde kişilerde kendini ve bedenini tanıma sürecinde kimlik bocalaması olabileceğini söylemektedir. Ergenlik döneminde bazen bu kimlik bunalımı kendini cinsel kimlik sorunları şeklinde gösterebilir. Ergen bu süreçte hangi cinsten hoşlandığı konusunda tereddüt edebilir. Toplumun ve ailesinin beklentilerine ters gelen davranışlar içine girebilir. Bazen de bu durumdan bağımsız olarak cinsel yönelim sorunları olabilir. Bu durumla ilgili ayrıntılı bilgi almak için mutlaka bir çocuk psikiyatristine başvurmanız önerilir.

Cinsel Kimlik Sorunları Nedir?

Cinsel kimlik sorunları, kişinin doğduğu andan itibaren sahip olduğu cinsiyetine karşı olumsuz tavırlar sergilemesi hatta cinsel kimliğini kabul etmemesi durumunda karşılaşılan sorunları tanımlamak için kullanılan bir kavramdır.

Uluslararası Bilimsel Sınıflama kuruluşuna göre cinsel kimlik sorunları kişiler için doğuştan gelen sorunlar arasında kabul edilmektedir. Kişilerde cinsel farkındalık 2 yaşının sonlarında başlar. Kişilerin cinsel yönelimi ise erken ergenlik dönemi ile oluşmaya başlar. Cinsel kimlik ise ergenlik döneminin tamamlanması ile ortaya çıkar. Cinsel kimlik sorunları nedenleri arasında sayılan başka etkenler ise sosyal etkenler, genetik etkenler, endokrin ve psikodinamik faktörlerdir.

Çocuklar oyun oynarken karşı cinsin elbisesini giyerek oyun oynayabilir. Örneğin bir kız babasının kıyafetlerini giyerek evcilik oynayabilir veya bir erkek çocuğu annesinin kıyafetlerini, aksesuarlarını giyerek anne rolüne bürünebilir. Bu oldukça normaldir ancak çocukların bu süreci geçici ve kısa olarak yaşaması normaldir. Eğitim sürecinin başlamasından sonra çocuktan bu tarz davranışlar sergilemesi pek beklenmez.

Cinsel kimlik sorunları, kişinin çocukluk zamanlarından başlayarak sürekli olarak karşı cinsin kıyafet, yaşam tarzı, niteliklerine özenmesi ve bunları merak etmesi ile ortaya çıkar. Araştırmalar cinsel kimlik sorunları başlangıç döneminin çoğu çocukta 4 yaşından önce belirtiler gösterdiğini söyler.

Cinsel Kimlik Sorunları Tedavi Seçenekleri

Cinsel kimlik sorunları tedavi seçenekleri araştırılmadan önce doğru tanı konulması gerekir. Çünkü cinsel kimlik sorunları konusunda ilk adım doğru tanı koyulmasıdır. Doğru tanının yanı sıra tanının olabildiğince erken konulması da büyük önem taşır. Erken tanı sayesinde tedaviler çok daha başarılı olabilmektedir. Genellikle cinsel kimlik sorunları tedavi seçenekleri için bireyler kendileri arayışa girer çünkü birçok aile bu sorunun farkına varmaz veya kabul etmek istemeyerek görmezden gelir. Ancak görmezden gelmek sorunların tedavisinde etkili bir yöntem değil aksine sorunun erken tanı ile tedavi edilebilme şansının da yok olmasına neden olabilen bir davranıştır.

Gençlik dönemi çocukluk ve erişkinlik dönemi arasındaki bir geçiş dönemi olarak tanımlanabilir. Bir çok kuramcı bu dönemde kişilerde kendini ve bedenini tanıma sürecinde kimlik bocalaması olabileceğini söylemektedir. Ergenlik döneminde bazen bu kimlik bunalımı kendini cinsel kimlik sorunları şeklinde gösterebilir. Ergen bu süreçte hangi cinsten hoşlandığı konusunda tereddüt edebilir. Toplumun ve ailesinin beklentilerine ters gelen davranışlar içine girebilir. Bazen de bu durumdan bağımsız olarak cinsel yönelim sorunları olabilir. Bu durumla ilgili ayrıntılı bilgi almak için mutlaka bir çocuk psikiyatristine başvurmanız önerilir.

Cinsel Kimlik Bozukluğu Nedir?

Cinsel kimlik bozukluğu (cinsiyet disforisi), kişinin biyolojik cinsiyeti ile kendini hissettiği cinsiyetin farklı olmasıdır. Örneğin, bazı insanların erkek cinsel organları olabilir, ancak kendilerini erkek olarak tanımlamazlar veya kendilerini erkeksi hissetmezler.

Bazılarının kadın cinsel organları olabilir, ancak kendilerini kadın olarak tanımlamazlar veya kadınsı hissetmezler. Cinsiyet disforisi, bireyin kendisini tanımladığı cinsiyet ile biyolojik cinsiyetin örtüşmemesinden kaynaklanan stres ve rahatsızlık halidir.

Toplumun seni nasıl gördüğü, nasıl doğduğun, kendini fiziksel ve zihinsel olarak nasıl hissettiğin arasında kopukluklar olabilir. Bu durum stres, kaygı bozukluğu ve depresyona neden olabilir. Bu neden, cinsiyet disforisi yaşayan bireylerin sosyal yaşamlarına daha sağlıklı bir şekilde devam edebilmek için profesyonel bir yardım almaları gerekebilir.

Nedenleri Nelerdir?

Bu duruma neden olan faktörlerin bilinmesi tedaviden alınan verimi attıracaktır. Nedenlerin herhangi bir kesinliği bulunmadığı gibi kişiden kişiye farklılık gösterebilir. Ya da birden fazla değişkene bağlı gelişebilir. Cinsel kimlik bozukluğu aşağıda belirtilen nedenlerden kaynaklı olabilir.

Genetik Nedenler: Adrenal bezdeki herhangi bir bozukluk vajina ve penis gelişimini etkileyebilir. Adrenal bez testosteron ve östrojen üretim merkezidir.

Endokrin Nedenler: Östrojen ve testosteron salınımın fazla salınmasına yol açan durumları kapsar.

Psiko-sosyal Nedenler: Bireylerin doğup büyüdükleri aile, toplum ve çevresel faktörlerin tümünü içerir.

  • Seks hormonlarını etkileyen bir durumla doğmak
  • Cinsiyete bağlı bazı nöronların hatalı gelişimi
  • Şizofreni gibi psikiyatrik bir duruma sahip olmak
  • Otizm spektrum bozukluğuna sahip olmak
  • Çocukluk istismarı veya ihmal öyküsü
  • Cinsiyet disforisi olan yakın bir aile üyesine sahip olmak

Cinsel Kimlik Bozukluğu Belirtileri Nelerdir?

Cinsel kimlik bozukluğu, içsel cinsiyet kimliği ile atanan cinsiyet arasında en az altı ay süren belirgin bir fark yaşamasına neden olabilir.

Çocuklarda görülen cinsel kimlik bozukluğu belirtileri

  • Karşı cins akranlarıyla oynamayı tercih ederler
  • Hayali oyunlar sırasında karşı cins tipik rollerini üstlenirler
  • Başka bir cinsiyetle ilişkilendirilen giysiler giymeyi tercih ederler
  • Başka bir cinsiyetle ilişkilendirilen oyuncakları veya etkinlikleri tercih ederler
  • Atanan cinsiyetleriyle ilişkilendirilen oyuncakları veya etkinlikleri sevmezler
  • Cinsel anatomilerinden hoşlanmazlar
  • İfade ettikleri cinsiyetleriyle eşleşen cinsiyet özelliklerine sahip olmak isterler

Ergenlerde ve yetişkinlerde cinsel kimlik bozukluğu belirtileri

  • Biyolojik cinsiyetlerinden başka bir cinsiyete sahip olmak isterler
  • Hissettikleri cinsiyet ile muamele görmeyi beklerler
  • İfade ettikleri cinsiyet ile cinsiyet özellikleri arasındaki çelişkinin farkındadırlar
  • Başka bir cinsiyetin birincil cinsiyet özelliklerine veya ikincil cinsiyet özelliklerine sahip olmayı isterler. Birincil cinsiyet özellikleri üremeden doğrudan sorumludur. Penis, testisler, vajina ve yumurtalıkları içerir. İkincil cinsiyet özellikleri üremeden sorumlu değildir.
  • Başka bir cinsiyete özgü duygu ve tepkilere sahip olduklarına inanırlar

Cinsel kimlik bozukluğu tüm bunların yanı sıra, bunu deneyimleyen bireylerde aşağıdaki sorunlara neden olabilmektedir:

  • Kendine güvensizlik
  • Geri çekilmek veya sosyal olarak izole olmak
  • Depresyon veya kaygı
  • Gereksiz riskler almak
  • Kendilerini ihmal etmek

Diğer Tanımlanmış Cinsel Kimlik Bozukluğu Türleri

Bu kategori, toplumsal, mesleki veya diğer önemli işlevsellik alanlarında klinik olarak belirgin sıkıntıya veya bozulmaya neden olan, cinsiyetten hoşnutsuzluğun karakteristik semptomlarının baskın olduğu ancak cinsiyetten hoşnutsuzluk için tüm kriterleri karşılamadığı durumlar için geçerlidir. "Belirtilmiş diğer cinsiyet disforisi" kategorisi, danışanın ifadelerinin cinsiyet disforisi kriterlerini karşılamamasının özel nedenini klinisyenin iletmeyi seçtiği durumlarda kullanılır. Bu, belirlenmiş diğer cinsiyet disforisi, belirli bir neden kaydedilerek yapılır.

Belirtilmemiş Cinsel Kimlik Bozukluğu

Bu kategori, toplumsal, mesleki veya diğer önemli işlevsellik alanlarında klinik olarak belirgin sıkıntıya veya bozulmaya neden olan, cinsiyetten hoşnutsuzluğun karakteristik semptomlarının baskın olduğu ancak cinsiyetten hoşnutsuzluk için tüm kriterleri karşılamadığı durumlar için geçerlidir. "Belirtilmemiş cinsiyet disforisi" kategorisi, klinisyenin cinsiyet disforisi için kriterlerin karşılanmamasının nedenini belirtmemeyi seçtiği durumlarda kullanılır ve daha spesifik bir tanı koymak için bilgilerin yetersiz olduğu durumları içerir. Yani, hastanın ifadelerinin ve

Cinsel Kimlik Bozukluğu Tedavisi

Cinsel kimlik bozukluğu, bireyin biyolojik cinsiyetiyle algılanan cinsiyet kimliği arasında uyumsuzluk olduğu durumlarda ortaya çıkan bir rahatsızlıktır. Cinsel kimlik bozukluğunun tedavisi, hastalığın altında yatan nedenleri tespit etmeyi ve bu nedenleri ele almayı amaçlamaktadır. Cinsel kimlik bozukluğu tedavisinde en etkili ve yaygın kullanılan yöntemlerden biri bilişsel davranışçı terapidir.

Bilişsel Davranışçı Terapi

Bilişsel davranışçı terapi (BDT), hastanın ihtiyaçlarına göre uyarlanmış çeşitli tekniklerin kullanıldığı bir tedavi yaklaşımıdır. Cinsel kimlik bozukluğunda, BDT hastanın cinsiyet kimliği ile ilgili düşüncelerini ve davranışlarını araştırmaya odaklanır. Örneğin, bir çocuk hastada çeşitli oyuncaklar sunulabilir ve terapist, erkek çocuğun bebekle oynaması veya kız çocuğunun arabayla oynaması gibi hangi oyuncaklara ilgi gösterdiğini gözlemleyebilir. Terapist ayrıca ailenin bu davranışlara nasıl tepki verdiğini, görmezden mi geldiğini, engellediğini mi yoksa desteklediğini değerlendirir. Terapist daha sonra hastayla ve ailesiyle, cinsiyet kimliği ile ilgili herhangi bir olumsuz veya zararlı inanç ve davranışı değiştirmeye yönelik çalışır.

BDT'nin yanı sıra, psikanalitik ve psikanalitik yönelimli psikoterapi de tedavi planının bir parçası olarak kullanılabilir. Bazı durumlarda, hasta yaşına, cinsiyet kimliğine ve diğer faktörlere bağlı olarak cinsiyet değiştirme ameliyatı önerilebilir.

İlaç Tedavisi

Cinsel kimlik bozukluğu için bir diğer tedavi seçeneği ise ilaç kullanımıdır. İlaç kullanımının amacı, hastanın algılanan cinsiyet kimliği ile uyumlu hormonları dengede tutmaktır. Löprolid, Gosarelin, Nafarelin, Busarelin ve Triptorelin gibi gonadotropin salgılatıcı hormon (GnRH) reseptör agonistleri sıkça kullanılır. Bu ilaçlar erken ergenlik ve prostat kanseri gibi diğer rahatsızlıkların tedavisinde de kullanılabilirler. Ancak, bu ilaçların libido azalması, sıcak basması ve kas kitlesinde azalmalar gibi yan etkileri olabilir.

Cinsel Kimlik ve Cinsel Yönelim Nedir?

Günümüzde cinsellikle ilgili birçok terim karşımıza çıkmaktadır. Fakat bu terimler hatalı ve eksik bir şekilde kullanılmaktadır. Bunların net olarak bilinmiyor oluşu bazı tartışmalara ve anlaşmazlıklara yol açmaktadır. Biyolojik bakış açısına göre iki temel cinsiyetten biriyle dünyaya gelmekteyiz; kadın ve erkek. Daha sonra insanlar bu iki temel cinsiyet kimliklerinin rollerini sergiler ve bir toplumsallaşma süreci başlar. Yani, erkek ve kadının cinsel kimliklerini yaşayış şekilleri, toplumun doğru bulduğu cinsiyet örüntüleriyle belirlenmektedir. Toplum tarafından kültürel yapı bağlamında iki rol üretilir; ‘kadınlık’ ve ‘erkeklik’. Buna da toplumsal cinsiyet adı verilmektedir. Bu iki rolün dışında kalan cinsel azınlıkların var olduğunun kabul edilmesinde zorlanılmaktadır. 

Cinsiyet, bir canlının doğuştan, genetik olarak kazandığı, cinsel üremeye yönelik özelliklerin toplamıdır. Dolayısıyla bir bebek doğarken mutlaka bir cinsiyet ile doğar. 3 farklı biyolojik cinsiyet vardır: Erkek, dişi ve interseks (cinsiyetler arası). İnterseks, bireylerde iki üreme sisteminin bir arada oluşması demektir. Cinsiyet kimliği de biyolojik cinsiyet ile aynı anlama gelmektedir.

Cinsel Yönelim Nedir? İsimlendirilen Cinsel Yönelimler

Cinsel Yönelim Nedir? İsimlendirilen Cinsel Yönelimler

Cinsel yönelim kişide cinsel duygu, istek ve davranışların belli bir cinsiyete çekimidir. Cinsel yönelim; erkekler, kadınlar veya her iki cinsiyet için kalıcı duygusal, romantik ve cinsel uyarılma anlamına gelmektedir. Cinsel yönelim kişiyi karşı cinsiyete, kendi cinsiyetinden olanlara veya her iki cinsiyete birden ilgi duymaya yönlendiren kalıcı kişisel bir niteliktir. Cinsel yönelim genellikle üç farklı kategoriye ayrılır. İsimlendirilen cinsel yönelimler:

  • Heteroseksüel (kendinden farklı olan diğer cinsiyete karşı duygusal, romantik ya da cinsellik çekimleri olan)
  • Homoseksüel/Eş Cinsel (kişilerin kendi ile aynı cinsiyete karşı duygusal, romantik ya da cinsellik çekimi olan)
  • Biseksüel (hem kendi cinsiyetinden hem diğer cinsiyetinden olanlara karşı duygusal, romantik ya da cinsel çekimi olan)

Bu yönelimlerin hiçbiri birbirinden daha “normal” değildir. Her yönelim sağlıklı ve doğaldır. Cinsel yönelim dışarıdan gözlenerek anlaşılacak bir şey değildir. Kişinin kendisi ifade ettiğinde bilinebilir. Cinsel yönelim çok boyutlu olarak değerlendirilir. Yani bir kadın bir kadına cinsellik olarak haz duyması onun eş cinsel olduğu anlamına gelmez. Bir erkeğe heteroseksüel demek için illa bir kadınla cinsel birlikteliği olması gerekir gibi bir kural olmadığı gibi; tek başına yeterli olabilecek bir durum değildir. Heteroseksüel bir erkeğin bir erkeğe karşı cinsel fanteziye sahip olması normal bir durumdur; bu o erkeğin eş cinsel olduğu anlamına gelmez. Bu çok karıştırılan ve kişilerin kaygı duymasına neden olan şeylerden birisidir. Kişinin kendisini sorgulamasına neden olabilir. 

Yapılan çalışmalarda, cinsel yönelimlerin kökenleri bilimsel olarak yeterli gösterilmemiştir. Bu durum heteroseksüellik için de aynıdır. Fakat cinsel yönelimin bir tercih veya seçim olmadığı kesin olarak kabul edilmektedir. Kişi cinsel yönelimine karar veremez. Örneğin, heteroseksüel bir erkeğin, “Ben artık duygusal olarak erkeklere ilgi duyacağım.” diye bir yönelim sergilemesi söz konusu değildir.

Cinsel yönelimin değiştirilmesi mümkün değildir. Homoseksüel kişiler, baskın toplumlarda yaşıyorlarsa bunu değiştirmeye çalışırlar veya hastanelere, doktorlara başvururlar. Fakat bu mümkün olmasa da istek, ilgi ve davranışlarında değişiklikler olması mümkün. Kişi homoseksüel olsa da heteroseksüel gibi davranabilir ve istek duyabilir. Fakat bu kişinin cinsel yönelimi yine de homoseksüeldir. 

Kişi çocukluk çağında cinsel yönelimini fark eder. Eğer kişinin cinsel yönelimi topluma ve aileye aykırı ise bunu fark ettikten sonra korku, kaygı ve suçluluk duygusu başlar. Bu sebeple uzman bir psikologdan yardım almak önemlidir. Burada psikologların görevi kişinin yönelimini değiştirmek değildir; durumla baş etmesini kolaylaştırmak, yaşadığı olumsuz duygularını çalışmak ve karşılaştığı güçlükleri anlamasını desteklemektir. 

Cinsellik Nedir? Cinsel Kimlik Nedir? İsimlendirilen Cinsel Kimlikler

Cinsellik Nedir? Cinsel Kimlik Nedir? İsimlendirilen Cinsel Kimlikler

Cinsellik, doğum öncesi başlar ve ömür boyu devam eder. Kişinin inanışlarını, duygularını, değerlerini, kişiliğini, tutumlarını ve davranışlarını kapsar. Cinsellikle ilgili çoğu söylenen şeyler doğru değildir. İnsanlar sadece cinsel organları içerdiğini zanneder; fakat öyle değildir. Cinsellik tüm bedeni ve aklı içerir. Hatta en önemli cinsel organ beyindir. Cinsellik; psikolojik, sosyal, ekonomik, politik, kültürel, hukuki, tarihi, dini, biyolojik ve ruhsal faktörlerin etkileşiminden etkilenmektedir. Cinsellik kişiden kişiye değişmektedir. 

Cinsel kimlik, bir kişinin kendisini dilediği kimlikle tanımlayabilmesi demektir. Yani kişi cinsel kimliğini belirtirken ‘ben kadınım’ veya ‘ben erkeğim’ der. Cinsel kimlik kişinin genetiği ve kültürü demek değildir; kişinin kendi bilinci ile seçtiği cinsel aidiyettir. Cinsel kimlik kişinin kendini kavrayışını; fakat cinsel yönelim kişinin hangi cinsiyete karşı ilgi duyduğunu gösterir. 

Yaygın olarak isimlendirilen cinsel kimlikler ile yazımızı bitirelim: 

  • Kimliksiz (Agender): Kendini herhangi bir cinsel kimlikte tanımlamayan kişilerdir. 
  • Erdişi (Androgyne): Hem erkek, hem kadınlara ait cinsel özelliklere sahip olan kişilerdir.
  • Çift Kimlikli (Bigender): Farklı dönemlerde kendilerini erkek veya kadın olarak tanımlayan veya bunlar arasında geçiş yapan kişilerdir.
  • Düz Cinsiyetli (Cisgender): Cinsel kimlikleri biyolojik cinsiyetleri ile örtüşen kişilerdir.
  • Trans Kadın: Biyolojik olarak erkek doğmuş birinin kadın olarak hissetmesidir
  • Trans Erkek: Biyolojik olarak kadın doğmuş birinin erkek olarak hissetmesidir.
  • Üç Cinsiyetli: Erkek, kadın ve cinsiyetsiz özellikler arasında geçiş yapan kişilerdir.

Kaynakça

Cinsel Eğitim Tedavi ve Araştırma Derneği (CETAD). Cinsel Yaşam ve Sorunları. 2008.


Yayınlanma: 28.05.2024 20:20

Son Güncelleme: 16.08.2024 17:32

Psikolog

Hidayet

ÇALIŞKAN

Psikolog

(*)(*)(*)(*)(*)3 Yorum
Depresif Bozukluklar
İlişki / Evlilik Problemleri
Sosyal Fobi
+8
Uzmanınla dilediğin yerden görüş:
Psikolog Merkezi: Online Seans

Şimdi indir, konuşmaya başla

App Store'dan İndirGoogle Play'den İndir
Bunları da sevebilirsiniz...

Kalp Kırmadan 'Hayır' Demek: Kendi Sınırlarınızı Çizme Rehberi

Kalp Kırmadan 'Hayır' Demek: Sınırlarımızı Çizme ve Kendimizi Yeniden Bulma RehberiGünlük hayatın koşuşturmacası ve sosyal ilişkilerin karmaşası içinde birçoğumuz kendimizi hiç fark etmeden tek bir rolün içinde hapsolmuş buluruz: "Herkesi memnun etmeye çalışan kişi." Etrafımızdaki insanları mutlu etmek, çatışmadan kaçınmak, sevilmek ve onaylanmak arzusu son derece insani bir ihtiyaçtır. Ancak bu istek kendi ihtiyaçlarımızın, önceliklerimizin ve ruhsal dengemizin önüne geçtiğinde, için için işleyen sessiz bir tükenmişlik başlar. Günün sonunda yalnız kaldığımızda içimizde yankılanan o derin sorudan kaçamayız: "Herkesi memnun etmeye çalışırken kendimi nerede kaybettim?"Sınır koymak, dışarıdan bakıldığında başkalarına "dur" demek gibi görünse de aslında özünde kendimize verdiğimiz bir "evet" sözüdür. Ne var ki toplumsal öğretiler, yetiştirilme tarzımız ve içselleştirdiğimiz inançlar; sınır çizmeyi çoğu zaman bir bencil davranış, kaba bir tutum ya da ilişkiyi sonlandıran bir tehdit gibi görmemize neden olur. Sevdiklerimizi kırma veya "uyumsuz, zor biri" olarak etiketlenme korkusuyla sınırlarımızı görünmez kılarız. Ancak görünmez kılınan her sınır, benliğimizden verilen bir tavize dönüşür.Uyumlu Olma Çabası ve Sessiz KırgınlıklarGün içinde sıradan gibi görünen pek çok an yaşarız. Biri sınırımızı aşan bir şaka yapar, hayatımıza dair yersiz bir tavsiyede bulunur ya da bize hiç uymayan bir taleple gelir. O an içimizde aniden bir huzursuzluk, bir göğüs sıkışması ya da küçük bir öfke dalgası uyanır. Zihnimiz tam da o anda tehlike çanlarını çalmaya başlamıştır.Fakat tam kendimizi ifade edecekken o tanıdık, felç edici korku araya girer: "Eğer şimdi tepki gösterirsem kırıcı, kaba ya da uyumsuz görünür müyüm?"Bu korku bizi kendi gerçekliğimizden hileli bir şekilde uzaklaştırır. Anı sessizce geçiştirir, tebessüm ederek kafa sallar ya da içimiz kan ağlarken "Olur, hallederim" deriz. Sırf ilişkideki o anlık sahte uyumu korumak adına kendi iç huzurumuzdan vazgeçeriz. Ancak ifade edilmeyen, bastırılan her rahatsızlık yok olmaz; aksine içimizde birikerek zamanla karşı tarafa yönelik gizli bir kırgınlığa ve öfkeye dönüşür. Uzaklaşmaktan korktuğumuz için verdiğimiz tepkiler, ilişkimizi gerçekte istemediğimiz bir hale getirebilir. Sonuçta, sırf korumak için susmayı seçtiğimiz o ilişki, bastırılan duygular yüzünden günden güne samimiyetini kaybeder.Duygularınız: Sınır Kapınızdaki Alarm SistemiPeki, sınır koymaya nereden başlayacağız? Sınırı nerede koyacağımızı bilmek için önce sınırın nerede ihlal edildiğini hissetmemiz gerekir. Sınır ihlalinin ilk işareti zihinsel tahlillerden önce bedenimizde ve duygularımızda belirir.Psikolojik açıdan bakıldığında öfke, huzursuzluk ya da bıkkınlık gibi duygular sanıldığı gibi "kaçınılması gereken olumsuz duygular" değildir. Aksine bu duygular, kişisel alanımızın ve değerlerimizin ihlal edildiğini bize bildiren en sadık rehberlerimizdir. İçinizde aniden yükselen o rahatsızlık hissi, aslında sınır kapınızın izinsiz çalındığını söyleyen bir alarm sistemidir. Bu alarm çaldığında onu hemen "kötü bir duygu" diyerek bastırmak yerine, onun ne söylediğini dinlemeyi öğrenmek gerekir.Alarm Çaldığında: İçsel Bir Süzgeçten GeçmekAlarm çaldığında refleks olarak hemen karşı tarafı suçlamak ya da tam tersine kendimizi suçlayıp duygumuzu bastırmak zorunda değiliz. Yapmamız gereken şey, anlık tepkiler vermeden önce durmak ve dürüst bir içsel sorgulama yapmaktır. Bu noktada zihnimize şu iki kritik soruyu sormalıyız: * "Bu tavsiye, yorum ya da talep gerçekten dikte edici, kaba veya haddi aşan bir yerde miydi?" Yani karşı taraf sınırımı objektif olarak ihlal etti mi? * "Yoksa karşı taraf aslında oldukça normal bir şey söyledi de ben kendi yetersizlik hissiyatım, onaylanma ihtiyacım veya geçmiş deneyimlerim yüzünden mi bu kadar öfkelendim?"Bu ayrımı yapmak hayati bir önem taşır. Eğer yanıtınız ikinci soruya yakınsa, orada çalışılması gereken şey karşı tarafla gireceğiniz bir çatışma değil; kendi içsel tetikleyicileriniz ve özdeğerinizdir. Ancak yanıtınız birinci soruya işaret ediyorsa, ortada net bir sınır ihlali vardır ve kendinizi korumak en doğal hakkınızdır.Kalp Kırmadan Sınır Çizmenin Pratik YollarıSınır çizmek, araya yüksek duvarlar örmek ya da insanlarla kavgaya tutuşmak anlamına gelmez. Sağlıklı sınırlar; ne içeriye zarar veren ne de dışarıyı tamamen kapatan, kapısı ve penceresi olan esnek alanlardır. İlişkilerinizde bunu hayata geçirmek için şu ilkelere tutunabilirsiniz: * Zaman Kazanın: Sizi zorlayacak bir taleple karşılaştığınızda anında "evet" demek yerine kendinize düşünme payı bırakın. "Bu teklifini değerlendirmek için biraz zamana ihtiyacım var, sana gün içinde döneceğim" demek, otomatik onay verme alışkanlığınızı kırar. * İlişkiyi Talepten Ayırın: Sevginizi veya saygınızı, istenen şeyle karıştırmayın. "Seni çok seviyorum ve yanında olmayı önemsiyorum; ancak bu hafta sonu bu programa katılamayacağım" diyerek, hem ilişkiye verdiğiniz değeri hissettirebilir hem de sınırınızı koruyabilirsiniz. * Açıklama Tuzağına Düşmeyin: Sınır çizerken dakikalarca mazeret üretmek zorunda değilsiniz. Şeffaf ve net bir "Hayır, bu durum şu an benim için uygun değil" ifadesi son derece yeterlidir. Gereğinden fazla açıklama yapmak, karşı tarafa sınırınızı müzakere etme hakkı verir. Benzer bir durum yinelendiğinde kararlarınızda esneme payınızın olduğu varsayılabilir.Kendinize Doğru Bir AdımKendi sınırlarınızı tanımak, "kaba görünür müyüm" korkusunu esnetmek ve duygularınızın size ilettiği mesajları doğru okumak zaman, sabır ve pratik gerektiren bir içsel yolculuktur. Bu, bir gecede çözülüp bitecek bir bulmaca olmadığı gibi, bu yolda yalnız başınıza çabalamak zorunda da değilsiniz.İlişkilerinizde başkalarını kaybetmeme uğruna kendi benliğinizi feda etmediğiniz, kendi özgün varlığınızı koruyabildiğiniz sağlıklı bağlar inşa etmek mümkündür. Bu içsel süreci güvenli ve anlayışlı bir ortamda birlikte keşfetmek, sınır kaslarınızı güçlendirmek isterseniz dilediğiniz zaman bana profilimden ve soru sor kısmından ulaşabilirsiniz.

Gürültülü Bir Dünyada Görünmez Olmak: Duyulmamanın Sessiz Sancısı ve Kendi Sesini Bulmak

Kalabalık bir masada oturduğunuz bir anı düşünün. Sevdikleriniz yanınızdadır, kahkahalar yükselmektedir, çaylar tazelenmektedir. Tam o sırada kalbinizden kopup gelen, sizin için gerçekten anlamlı bir cümleyi dile getirirsiniz. Ancak kelimeleriniz karşınızdakinin kulağına ulaşamadan havada süzülür ve yok olur. Karşınızdaki başını hafifçe sallar, belki gülüser ya da hemen lafı kendi anlatacağı konuya getirir. O an içinizde belli belirsiz bir soğukluk hissedersiniz. Etrafınız insanlarla doludur ama siz kendinizi yapayalnız ve adeta "görünmez" hissedersiniz.Ya da en yakınınızla bir aradasınızdır. İçinizdeki sıkıntıyı, yorgunluğu ya da kafa karışıklığını paylaşmak istersiniz. Tam kendinizi açacakken karşınızdakinin gözlerinde yükselen o sabırsız, yargılayıcı veya uzaktaki duvarı görürsünüz. "Aman canım, buna mı takıldın?", "Sen de her şeyi çok büyütüyorsun" ya da "Bak ben ne yapıyorum biliyor musun?" cümleleri dökülür dudaklarından. Söyledikleriniz duyulmamış, hissettikleriniz tartılmamış ve varlığınız hakiki bir alan bulamamıştır. Yavaşça geriye çekilir, kendi içinize kapanır ve susarsınız.Duyulmamak, içtenlikle dinlenmemek ve anlaşılmamak; insan ruhunda en sessiz ama en derin izleri bırakan yaşantılardan biridir. Bu durum sadece anlık bir hayal kırıklığı veya geçici bir yalnızlık hissettirmez. Zamanla bir insanın kendisiyle, bedeniyle, duygularıyla ve dış dünyayla kurduğu bağı kökünden değiştirebilir.Duyulmanın İlk Adımları: Çocukluktan Bugüne Taşınan İhtiyaçİnsanın bu dünyadaki en temel, en hayati ihtiyaçlarından biri görünmektir. Bir başkasının gözlerinin içine baktığında; "Sen varsın, buradasın, seni duyuyorum, hissettiklerin benim için anlamlı ve varlığın değerli" mesajını almaktır.Bu ihtiyaç ilk olarak çocukluğumuzun erken dönemlerinde şekillenir. Küçük bir çocuğu gözünüzün önüne getirin. Yerden bulduğu tuhaf bir taşı, yaptığı basit bir resmi ya da birdenbire içini kaplayan koca bir korkuyu ebeveynine göstermek ister. Çocuğun o andaki tek arzusu, elindeki taş değil; o taşı tutarken hissettiği heyecanın bir başkası tarafından görülmesi ve aynalanmasıdır. Ebeveyn göz teması kurup, "Gerçekten ne kadar ilginç bir taş, heyecanını anlıyorum" dediğinde, çocuğun zihninde ve kalbinde güvenli bir zemin inşa edilir. Çocuk der ki: "Benim hissettiklerim gerçek, duygularım önemli ve ben bu dünyada bir yere sahibim."Ancak ne neşemiz, ne üzüntümüz ne de korkularımız içtenlikle dinlenmediğinde; anlatmak istediklerimiz geçiştirildiğinde veya küçümsendiğinde ruhumuzda ilk çatlaklar oluşmaya başlar. Sürekli duyulmayan bir çocuk, zamanla çok ağır bir içsel sonuca varır: "Demek ki benim hissettiklerimin bir önemi yok. Demek ki ben olduğum gibi kabul görmüyorum."Bu sessiz mesaj, büyüyüp yetişkin bir birey olduğumuzda da peşimizi bırakmaz. İlişkilerimizde, iş yerimizde, dostluklarımızda ve hatta kendi iç konuşmalarımızda yankılanmaya devam eder.Duyulmamak Bir İnsanı Neye Dönüştürür?İçtenlikle dinlenmemek ve anlaşılmamak, sürekli olarak duvara çarpmak gibidir. İnsan ruhu bu acıyı sonsuza kadar çıplak bir şekilde taşıyamaz. Kendimizi, kalbimizi ve kırılganlığımızı korumak adına farkında olmadan bazı koruyucu kalkanlar geliştiririz. Duyulmayan bir insan, zamanla şu üç belirgin halden birine veya birkaçına dönüşebilir:A. Kendi Sesini Susturan ve "Aşırı Uyumlu" Hale Gelen İnsanDinlenmediğimizi ve iç dünyamızın önemsenmediğini hissettikçe, kendi özgün ihtiyaçlarımızı derine, çok daha derine gömeriz. Sevilmek, kabul görmek, çatışmadan kaçınmak ve terk edilmemek için başkalarının beklentilerine uygun davranmayı bir hayatta kalma stratejisi olarak benimseriz.Bu insan, etrafındaki herkesin ihtiyacını sezen, herkese "evet" diyen, kendi kırgınlığını gizleyip başkalarının neşesini besleyen birine dönüşür. Dışarıdan bakıldığında inanılmaz derecede "uyumlu", "düşünceli" ve "kusursuz" görünür. Oysa bu uyumun arkasında, kendi sesini tamamen kaybetmiş, ne istediğini, neye öfkelendiğini ve kim olduğunu unutmuş yaralı bir ruh yatar. Başkalarını memnun etmek adına her gün kendine "hayır" diyen bu insan, kendi hayatının öznesi olmaktan çıkıp başkalarının hikayesinde figürana dönüşür.B. Kabuğuna Çekilen ve Buz Kesen İnsan"Nasıl olsa beni kimse duymuyor, nasıl olsa kimse anlamayacak" düşüncesi bir kez zihne yerleştiğinde, kişi kalbinin etrafına yüksek ve kalın duvarlar örmeye başlar. Bir daha hayal kırıklığı yaşamamak, yeniden incinmemek ve o görünmezlik hissiyle yüzleşmemek için çözümü insanlardan uzaklaşmakta bulur.Bu dönüşümde insan, fiziksel olarak kalabalıklar içinde bulunsa bile duygusal olarak buz keser. İlişkilerini yüzeysel bir seviyede tutar, kimsenin o gizli çemberin içine girmesine izin vermez. İçindeki fırtınaları, yalnızlığı ve incinmişliği dışarıya asla yansıtmaz. Dışarıdan "güçlü", "kendi kendine yeten" ya da "mesafeli" görünen bu kalkan, aslında derin bir yalnızlığın ve çaresizliğin üzerini örten duygusal bir yalıtımdır.C. Fısıltısı Çığlığa Dönüşen ve Öfkelenen İnsanİnsanın içindeki ihtiyaçlar, duygular ve sınır ihlalleri nazik yollarla ifade edildiğinde duyulmuyorsa, beden ve ruh bu durumu sonsuza kadar sessizce izlemez. Bir zamanlar fısıltı olan o kırgınlıklar, zamanla birikir ve en sonunda kontrol edilemez öfke patlamalarına dönüşür.Sürekli anlaşılmayan bir insanın aniden gösterdiği sert tepkiler, hırçınlıkları ya da sabırsızlıkları dışarıdan bakıldığında "aşırı" veya "nedensiz" bulunabilir. Oysa o öfkenin hemen arkasında duran şey, geçmişte defalarca duyulmamış, yok sayılmış ve çaresiz kalmış çocuksu parçamızın "Lütfen artık beni görün, lütfen sesimi duyun!" diye atan kalbidir. Öfke, duyulmamanın yarattığı çaresizliğin en son ve en gürültülü çığlığıdır.En Büyük İhmal: Kendi Sesimize Kulak TıkamakGörünmezliğin ve anlaşılmamanın yarattığı acıyla yaşarken, sıklıkla gözden kaçırdığımız çok derin bir gerçek vardır: Biz ne zaman kendi içsel sesimizi duymayı bıraktık?Başkalarının bizi dinlemesini, anlamasını ve onaylamasını beklerken; farkında olmadan kendi kendimize en büyük sağır dönüşebiliriz. Bedenimiz bize her gün fısıldar:Omuzlarımızdaki yük ağır geldiğinde kaslarımız sertleşir.Bir ilişki ya da ortam bize iyi gelmediğinde midemize bir düğüm oturur.Sürekli koşturmaktan ve kendimizden vermek yorulduğumuzda derin bir tükenmişlik hissederiz.Tüm bu fısıltılara rağmen, günlük hayatın hızı, başkalarını memnun etme telaşı ve zihnimizdeki "şöyle olmalısın" diyen acımasız sesler yüzünden kendi içimize kulak tıkamaya devam ederiz. Kendi duygusuna alan açmayan, kendi kırgınlığına şefkat göstermeyen ve kendi bedeninin sinyallerini görmezden gelen bir insan; başkalarının kendisini tam olarak anlamasını sağlasa bile içindeki o derin boşluk kapanmaz.İyileşme, başkalarının kulağını kendimize çevirmekle değil; kendi içimize dönüp kendi özümüzü dinleyecek cesareti göstermekle başlar.Kendi Sesini Bulmak ve Hakiki Bağlar Kurmak: Dönüşüm YoluEğer siz de hayatınızın bir döneminde veya tam da şu an duyulmadığınızı, anlaşılmadığınızı ve yalnız kaldığınızı hissediyorsanız; bu durumu değiştirmek için atabileceğiniz şefkatli ve dönüştürücü adımlar var. Bu adımlar, dışarıdaki gürültüyü bir anlığına durdurup kendi varlığınıza kucak açmanızla ilgilidir.1. Nazikçe Yavaşlayın ve DurunGünlük hayatın koşuşturmacası içinde sürekli bir şeylere yetişmeye, her beklentiyi karşılamaya çalışırken kendi sesimizi duymamız imkansızdır. Gün içinde sadece birkaç dakikalığına durun. Derin bir nefes alın. Bedeninizin oturduğu sandalyeyle, bastığı yerle temasını hissedin. Zihninizdeki zorunluluk listelerini bir kenara bırakıp sadece "şu an"da var olmayı deneyimleyin.2. Kendi Bedeninize ve Duygularınıza SorsunKendinize gün içinde sık sık şu soruyu sorun: "Şu an gerçekten ne hissediyorum ve neye ihtiyacım var?" Gelen cevabı yargılamadan, "böyle hissetmemeliyim" demeden kabul edin. Eğer üzgünseniz üzüntünüze, kırgınsanız kırgınlığınıza alan açın. Tıpkı ağlayan küçük bir çocuğun başını okşar gibi, kendi duygunuzun yanında durun.3. Kendinize Şefkatli Bir Dokunuş SununYalnız ve anlaşılmamış hissettiğiniz anlarda, fiziksel şefkatin gücünü hafife almayın. Bir elinizi göğsünüzün üzerine, kalbinizin tam ortasına koyun. O dokunuşun sıcaklığını, kalbinizin atışını hissedin. Kendinize içinizden sakin ve yumuşak bir tonla şunları söyleyin: "Seni duyuyorum. Şu an zorlandığını biliyorum ve ben senin yanındayım."4. Şefkatli Sınırlar Çizmeyi ÖğreninDuyulmamanın en büyük sebeplerinden biri, sınır çizememektir. Başkalarını hayal kırıklığına uğratma korkusuyla kendi ihtiyaçlarımızdan ödün verdiğimizde, zamanla resentment (hınç) biriktiririz. Sevgiyi kaybetme korkusuyla sürekli "evet" demek yerine; kendi ruh sağlığınızı korumak adına nazik ama net "hayır"lar demeyi deneyin. Unutmayın ki, kendinize verdiğiniz gerçek bir "evet", başkalarına diyeceğiniz şefkatli bir "hayır" ile başlar.5. Sizi İçtenlikle Dinleyen Güvenli Alanlar SeçinHerkes bizi anlamak zorunda değildir ve ne yazık ki her insan derin bir dinleme kapasitesine sahip değildir. Sizi sürekli küçümseyen, sözünüzü kesen ya da hissettiklerinizi yok sayan ilişkileri gözden geçirin. Sizi olduğunuz gibi kabul eden, yargılamadan dinleyen, alan açan insanlarla bağlarınızı güçlendirin. Eğer çevrenizde böyle bir alan yoksa, bir terapist ile kuracağınız o güvenli ve aynalayan ilişki, kendi sesinizi yeniden keşfetmeniz için harika bir başlangıç noktasıdır.Son Söz: Kendinize Verdiğiniz Şefkatli RandevuAnlaşılmadığınızı, sesinizin gürültüde kaybolduğunu hissettiğiniz anlarda hatırlayın: Siz başkalarının aynasında yansıyan siluetinizden çok daha fazlasınız. Değeriniz, bir başkasının sizi ne kadar anladığıyla veya onayladığıyla azalıp çoğalmaz.Bugün başkalarının sizi duyması için çabalamayı bir anlığına bırakın. İçinizdeki o yalnız, kırgın ama bir o kadar da özgün parçaya dönün ve ona şu sözü verin: "Artık seni duyuyorum. İçindeki fısıltıları, yorgunlukları ve arzuları dinlemeye hazırım."Kendi içsel sesinize vereceğiniz bu küçük ve şefkatli randevu; maskeleri bırakmanın, kendi hikayenizin başrolü olmanın ve bu gürültülü dünyada kendi benzersiz melodinizi özgürce söylemenin ilk adımıdır.Günün Sorusu: Bugün başkaları tarafından duyulmaktan vazgeçtiğiniz için susturduğunuz hangi parçanıza; dinleyen, anlayan ve kucaklayan bir şefkatle kulak vereceksiniz?

Sevme Sanatı ve İnanmanın Gücü: Tohumu Kendi Renginde Yeşertmek

Bir bahçedeki tohumu düşünün. Bir filizin ne zaman ve ne renkte çiçek açacağını önceden belirleyip onu dışarıdan zorla çekerek büyütemezsiniz. Yapabileceğiniz tek şey; toprağı havalandırmak, ona ihtiyacı olan suyu ve güneş ışığını vermek ve kendi doğasında serpilmesine sabırla tanıklık etmektir. İnsan ruhu da tıpkı o tohum gibidir. Erich Fromm, Sevme Sanatı adlı eserinde insana ve ilişkilere dair şu derin hakikatin altını çizer: "Eğitim, bir çocuğa özel yeteneklerinin farkına varması için yardım etmektir. Eğitimin zıddı ise yönlendirmedir."İlk bakışta sadece okul duvarlarını veya ders kitaplarını çağrıştıran bu cümle, aslında ebeveynlikten dostluğa, evlilikten kendimizle kurduğumuz bağa kadar tüm yaşamımızı kucaklayan büyüleyici bir ilkedir. Bir insanı kendi zihnimizdeki ideal kalıplara sığdırmaya çalışmak, onu kendi beklentilerimize göre biçimlendirmeye zorlamak bir "eğitim" değil, örtük bir yönlendirme ve müdahaledir. Oysa onun içinde zaten var olan potansiyeli görmek, korkularını yatıştırmak ve kendi renginde çiçek açmasına izin vermek gerçek sevgidir. Bu yaklaşım, hem bir çocuğa duyulan inancın hem de insanın kendi özüne gösterdiği güvenin hayatı nasıl bereketli, üretken ve anlamlı bir yolculuğa dönüştürdüğünü gözler önüne serer.1. Kendi Kalıbına Zorlamak mı, Özüne İnanmak mı?Bir çocuğun veya bir yetişkinin gözlerinin içine bakıp "Sana inanıyorum" demek, sadece kuru bir temenni ya da anlık bir övgü sözcüğü değildir. Gerçekten inanmak; karşıdakini değiştirmeye, yontmaya veya kendi zihnimizdeki "mükemmel" taslağa uydurmaya çalışmadan, onu olduğu gibi kabul ederek kendi yolunu çizmesine alan açmaktır. Ne yazık ki günlük hayatın koşturmacası içinde sevgimizi ve onayımızı çoğu zaman görünmez şartlara bağlarız. Çocuğumuzdan bizim hayal ettiğimiz mesleği seçmesini, partnerimizden bizim duygu dünyamıza uymasını, hatta kendimizden hiç hata yapmayan kusursuz bir robot olmamızı bekleriz. Ancak yönlendirmenin ve kalıplara zorlamanın başladığı yerde, insanın özgün yaşam enerjisi çekilmeye ve içindeki o doğal coşku donmaya başlar.Oysa bir insana ve onun içsel gücüne gerçekten inanıldığında, ortaya tarif edilmez bir üretkenlik çıkar. Burada bahsettiğimiz üretkenlik; sadece saat gibi çalışan soğuk bir performans ya da sürekli bir şeyler başarma hırsı değildir. Üretkenlik, insanın kendi potansiyelini korkusuzca dışarı vurması, neşeyle, hevesle hayat katarak yeni bir şeyler ortaya koyabilmesidir. Başarısızlık korkusu ve "beğenilmeme" kaygısı üzerimizden kalktığında, zihnimiz ve kalbimiz özgürleşir. Kendisine samimiyetle inanıldığını hisseden bir çocuk da, kendi yeteneklerine güven duyan bir yetişkin de hata yapmaktan korkmaz; denemekten, üretmekten ve hayatın içinde kendi kimliğiyle var olmaktan derin bir haz alır.Nitekim Arno Gruen, Empatinin Yitimi eserinde bu durumun toplumsal ve ruhsal boyutuna dikkat çeker. Gruen’e göre, bir bireyin kendi otantik duygularını yaşamasına izin verilmeyip dışarıdan dayatılan kalıplara zorlanması, insanın hem kendi özüyle hem de başkalarıyla kurduğu duygudaşlık (empati) bağını koparır. Kendi içsel duygusal sınırları ihlal edilen çocuk, yetişkinlikte diğer insanları anlama ve şefkat gösterme kapasitesini yitirerek onları denetleme veya kendi zihnindeki rollere uydurma eğilimi geliştirir. Oysa gerçek empati; bir insanı kendi beklentilerimize uydurmaya çalışmak değil, onun duygusal gerçekliğini ve kırılganlığını olduğu gibi kabullenebilmektir.2. İki Kişilik Bir Sığınak Değil, Hayata Açılan Bir Kucak: Sevginin Sosyal YüzüGünümüzün hızlı ve yalnızlaşan dünyasında sevgi, sıklıkla dışarıdaki karmaşadan kaçıp sığınılacak iki kişilik korunaklı bir liman gibi algılanıyor. "Biz bize yetelim, dışarıdaki fırtına bizi ilgilendirmez" düşüncesi, sevgiyi bireysel bir kaçışa veya bencilce bir ortaklığa dönüştürme riski taşır. Erich Fromm’un ustalıkla vurguladığı gibi, gerçek sevgi kapıları dış dünyaya kapatan iki kişilik bir sığınak değil; insanı hayata, doğaya ve topluma bağlayan en güçlü sosyal olgudur.Sevgi, tek bir kişiye odaklanan dar bir duygu değil; insana ve yaşama karşı takınılan genel bir duruştur. Bir çocuğa gösterdiğimiz şefkat, aslında geleceğin dünyasına olan inancımızdır. Bir dostumuza verdiğimiz değer veya bir yabancıya gösterdiğimiz nezaket, toplumsal iyileşmenin görünmez harcıdır. Gerçek anlamda sevmeyi ve inanmayı öğrenen bir insan, kendi kabuğuna çekilmez; aksine etrafındaki herkesle, toplumuyla ve çevresiyle daha derin, daha yapıcı bağlar kurar. Sevgi bireysel bir kıvılcım olarak başlasa da, paylaşıldıkça çoğalan, toplumu bir arada tutan ve birlikte var olma kültürünü besleyen sosyal bir güce dönüşür.3. "Sen Varsın ve Kıymetlisin": Ötekinin Varlığıyla Yeşermekİnsan, tek başına duran, dünyadan yalıtılmış bir ada değildir. Büyümek, kendimizi keşfetmek ve üretmek için her zaman bir başkasının varlığına, onun bizi onaylayan, sıcak bakışına ihtiyaç duyarız. Bir bebeğin dünyadaki ilk günlerinden itibaren en temel ruhsal gıdası, annesinin gözlerinde kendi varlığının kabul gördüğünü hissetmektir. Bir insanın "Sen varsın, buradasın ve senin varlığın bu dünya için kıymetli" mesajını alması, onun hayat boyu taşıyacağı zihinsel omurgasını oluşturur.Karşıdakinin varlığını sadece kendi ihtiyaçlarımıza hizmet ettiği sürece değil, onun kendi özgün dünyası için değerli görmek sevgiyi olgunlaştırır. Bir öğretmen öğrencisine, bir ebeveyn çocuğuna, bir dost arkadaşına bu gözle baktığında; aradaki ilişki bir güç savaşı olmaktan çıkar, birbirini besleyen zengin bir buluşma alanına dönüşür. Karşıdakinin varlığına duyduğumuz içten saygı, kendi varlığımızı da zenginleştirir. İki insanın kendi sınırlarını koruyarak, birbirinin ışığını gölgelemeden yan yana durabilmesi ve birbirinin gelişimine neşeyle tanıklık etmesi, insan olmanın en zarif deneyimidir.Bir Davet ve Kendime SoruSevgili Okur; ister bir anne-baba olun, ister bir öğretmen, ister kendi içsel yolculuğunda ilerleyen bir yolcu... İçinizdeki veya karşınızdaki o eşsiz potansiyeli yönlendirmeye, kendi zihninize göre yontmaya çalışmadan önce durup derin bir nefes alın. Hayatın en güzel ve kalıcı ürünleri, özgür bırakılan ve karşılıksız bir inançla beslenen topraklarda yetişir.Bu hafta boyunca kendi iç dünyanızda ve sevdiklerinizle temas kurarken şu soruyu aklınızda tutmayı deneyin:"Bugün sevdiklerimle ve kendimle ilişki kurarken onları kendi zihnimdeki kalıplara sokmaya mı çalışıyorum, yoksa oldukları gibi gelişmelerine ve kendi ışıklarını parlatmalarına sevgiyle alan açıyor muyum?"