İçeriğe geç
  1. Uzmanlar
  2. Hidayet ÇALIŞKAN
  3. Blog Yazıları
  4. Kendimi çok çaresiz ve değersiz hissediyorum ne yapmalıyım?

Kendimi çok çaresiz ve değersiz hissediyorum ne yapmalıyım?

Kendimi çok  çaresiz ve değersiz hissediyorum ne yapmalıyım?

Kendinizi önemsiz, işe yaramaz ve hatta manasız mı hissediyorsunuz? Yaşama dair amaçsız, boş, çaresiz ve umutsuz musunuz? Yaşama sunacak değerli hiçbir şeyiniz olmadığına mı inanıyorsunuz? Öyleyse öz-değeriniz zedelenmiş olabilir.

Değersizlik, kişinin kendisini önemsiz veya amacı yokmuş gibi hissetmesine neden olabilecek bir duygudur ve duygusal sağlığında oldukça önemli olumsuz etkilere sebep olabilir.

Öz-değer ve Özsaygı

Öz-değer, kendimize ne kadar değer verdiğimize dair bir inançtır ve özsaygı ile çok yakından ilişkilidir. Çünkü özsaygı, kendimizi nasıl gördüğümüzün, nasıl algıladığımızın ve ne şekilde değerlendirdiğimizin hayatımıza yansımasıdır. Yani, içsel olarak değersiz hissediyorsanız, yalnızca özsaygınızı geliştirmek yeterli olamayacaktır.

Değersiz hissetmek

Öz-değerin zıttı değersizliktir. İş kaybı, boşanma veya maddi zorluklar gibi durumlar hızlı bir şekilde kişinin bunalımına neden olabilir. Bunlar gibi olumsuzlukları birbiri ardına yaşayanların, değersiz hissetmeleri ve hayatlarının herhangi bir anlamı olup olmadığını sorgulamaları muhtemeldir.

Değersiz hisseden kişi, yaşamın tümünü olumsuz görme eğilimdedir ve herhangi bir olumlu yön bulmakta zorlanabilir. Bu yüzden, iyileşme ihtimalinin olmadığına inanabilirler. Bu çarpıtılmış bir algısal durumdur ve depresyonkaygı-anksiyetestres, keder, kayıp ve yas gibi altta yatan koşullardan kaynaklanması da muhtemeldir.

Hepimiz yaşamlarımızın bir yerinde değersiz hissedebiliriz. Öte yandan, kişi ne kadar uzun süre değersizlik duygusuna maruz kalırsa, yardım almadan bu duyguyu kendi kendilerine aşmaları o kadar zor olabilir.

Değersizlik hissinin sebepleri ve sonuçları

Değersizlik hissini yenebilirsiniz. Ancak bunun için öncelikle, nereden kaynaklandığını bilmek önemlidir. Düşüncelerinize, hislerinize ve duygularınıza gerçekçi bir bakış esas sebebi ortaya çıkarabilir. Bu konuda size yardımcı olması için, değersiz hissetmenize sebep olabilecek bazı durumlar şöyledir;

1. Zihinsel Sağlık

Değersiz hissetmek, temel olarak depresyon ile ilişkilidir. Ancak bu duygular şizofreni, kaygı veya belirli kişilik bozukluklarında belirtiler olarak da görülebilir.

Çocuklarda değersizlik duygusunun güçlü olması, akran çatışmalarının, ihmalin veya istismarın göstergesi olabilir ve ciddiye alınmalıdır.

Değersizlik hissi, umutsuzluk, suçluluk, kalıcı üzüntü veya motivasyon kaybı gibi diğer duygularla da ilişkili olabilir. Pek çok depresif bozukluk, kişilerin yalnız hissetmelerine, yardım almanın ve sosyal etkileşimin manasız görünmesine neden olur. Sorun şu ki, bu bir kısır döngüdür. Bu duygular genellikle depresyonun artmasına sebep olur.

Özetle, depresyondan muzdarip kişiler ve çocukken ihmal/istismar edilmiş yetişkinlikler, sıklıkla değersizlik duygusunu taşımaktadır. Öte yandan, tam tersi şekilde, değersizlik hissi, depresyona ve ihmal/istismara açık olmaya da sebep olabilmektedir.

Değersizlik kendini farklı şekillerde gösterebilir:

  • Vücutta şiddetli ve donuk ağrılar,
  • Kendi hakkında olumsuz düşünceler,
  • Çok sık ağlamak, umutsuzluk
  • Sosyal anksiyete
  • Yaşam amacının kaybolması, yaşama olan ilginin azalması,
  • İntihar düşünceleri gibi.

Değersiz hisseden bir kişi:

  • İlişkilerden uzak durabilir,
  • Alkol, sigara veya uyuşturucu kullanabilir,
  • Duygusal ifadesinde azalma olabilir,
  • Olumsuz düşüncelerini sürekli dile getirebilir,
  • Sürekli uyuşuk ve uykulu hissedebilir,
  • Kişisel günlük bakımını göz ardı edebilir. (Duş almak, yemek yemek, kıyafetlerini yıkamak vb.)

Kişi bu semptomları, iki haftadan fazladır yaşıyorsa, bir klinik depresyon veya ilgili bir durumun bir göstergesi olabileceğinden, bir terapistten yardım istenmesi önerilir.

Değersiz hisseden kişi, depresyonda ise ve gerekli yardımı aramazsa, bu duygu ile intihara kadar sürüklenebilir. Seul Ulusal Üniversitesi'ndeki araştırmacılar tarafından yapılan bir çalışma, depresyona sebep olan değersizlik hissinin, yaşam boyu intihar girişimi ile güçlü bir ilişkiye sahip olduğu sonucuna varmıştır. Değersizlik, kişinin intihar düşüncelerini tetiklemesine veya başka acil krize neden olursa, derhal bir kriz yardım hattına başvurmak veya bir terapistten yardım istemek en doğrusudur.

2. Fiziksel Sağlık

Fiziksel olarak sağlıksızsanız, kendinizi değersiz hissetmeniz de olasıdır. Örneğin, yürüyememek, belirli yiyecekleri yiyememek veya bazı aktiviteler yapamamak gibi fiziksel sağlık bütünlüğünüzü kaybettiyseniz, bu değersiz hissetmenizde doğrudan rol oynayabilmektedir.

Öte yandan, değersizlik duygusu, olumsuz bir ruh haline sebep olabileceği gibi, fiziksel sağlığı da olumsuz etkileyebilir. Bunun nedeni, değersiz hisseden kişilerin, sağlıklarını korumama, sağlık hizmetlerini reddetme ve sigara, alkol, uyuşturucu kullanma vb., sağlığı olumsuz yönde etkileyen davranışlarda bulunmaya daha yatkın olmalarındandır.

3. Karşılaştırmalar

Hayatınızın bir döneminde ve/veya şu anda, aşırı derecede eleştiren, kritik eden, sizi başkalarıyla karşılaştıran kişilerin etrafındaysanız ya da bunu kendi kendinize yapıyorsanız, kendi değeriniz hakkındaki inançlarınız hızla azalabilir.

Çocukluğumuzdan itibaren, kim olduğumuz, kendimiz ve dünya hakkında düşüncelerimizi, duygularımızı ve inançlarımızı oluşturmaya başlarız. Çoğu zaman edindiğimiz bu kendi düşünce, inanç ve duygusal kalıplarımızı, başkalarından bize yansıyan duygu, düşünce ve yargılardan etkilenip oluştururuz. Bu aşamada, kendinize karşı sert ve aşırı derecede olumsuz bir benlik kavramı kurduysanız, hayattan istediğiniz şeyin peşinden giderken, size muhtemelen iyi hizmet etmiyordur. Bu “olumsuz benlik”, bakış açılarınızı, görünüşünüzü, kişiliğinizi ve/veya aklınızı diğer insanlarla kıyaslama tuzağına düşmenize neden olabilir.

Unutmayın ki, kendinizi başkalarıyla karşılaştırdığınız ve bu karşılaştırmalarda olumsuz hissettiğiniz sürece, kendinizi değersiz hissedersiniz. Bu duygularla baş etmek için, başkalarında görebileceğiniz mükemmelliğin, gerçek olmadığını anlamanız önemlidir. Sizin sahip ol(a)madığınızı düşündüğünüz çekici özelliklerinin altında, kusurlar her zaman mevcuttur. Herkesin kendinden şüpheleri ve kusurları vardır. Tıpkı, sizin gibi... Yaşınız ilerledikçe, tecrübeleriniz artıp karakterinizin bilgeliği ve gücü yerine geldikçe, başkalarına ve yaşamlarına dair daha gerçekçi bakış açıları edinebilir ve dolayısıyla değersizlik hissini de hafifletebilirsiniz.

4. Rol kaybı

Yaşamımızın farklı aşamalarında, çeşitli roller üstleniyoruz. Özel hayatımızda evlat, partner, eş, ebeveyn, dost, arkadaş vb. rollerimiz olur. Ayrıca, iş yaşamımızda da belirli kademe ve seviyelerde roller ediniriz. Bu rollerden biri veya birden fazlası beklenmedik şekilde sarsıldığında, değersiz hissetmeye başlamamız olasıdır.

Örneğin; boşandığımızda artık bir ‘eş’ değilizdir. Bu rol kaybedildiğinde, kendini yıkıcı şekilde bir duruma bakış açısı oluşturmak yaygın bir hatadır. Kendinize “Neden beni terk etti?”, “Neyi yeterince iyi yapmadım?” “Evliliğim neden başarısız oldu?”. Artık eş olmadığıma göre, ben kimim? gibi sorular ve kendinizi suçlayıcı benzer sorgulamalar öz-değeriniz üzerinde büyük olumsuz etkiler yaratabilir.

Bir rol kaybı, öz-değerimizi yitirmemize yol açabilecek bir durum olmasa da, ağır bir darbe olabilir. Öte yandan, üst üste gelebilecek birden fazla rol kaybı yaşanırsa, öz-değerimizi kayda değer ölçülerde zedeleyecektir.

Bu olumsuz rol kayıplarından minimum zararla kurtulmak için, tüm rollerinizin dışında kim olduğunuzu hatırlayıp anlamanız ve onaylamanız önemlidir. Bu rolün “siz”i ve varlığınızı tanımlamadığını unutmayın. Herhangi bir rolden önce de vardınız ve değerliydiniz, bundan sonra da var ve değerli olacaksınız. Gerçekte siz, sizsiniz. Varlığınız ve değeriniz ailenize veya sosyal statünüze bağlı değildir.

5. Eleştiri

Hayatınızın erken dönemlerinde çok miktarda eleştiriye maruz kalmışsanız, bazen değersizlik hissi bu geçmiş eleştirilerden kaynaklanır. Yıllar içinde artabilir, birikebilir, doğallaşabilir ve iyileşmesi zor bir özsaygı ve öz-değer sorununa dönüşebilir.

Hatta maruz kaldığınız eleştiriler kadar kendinizi eleştirir hale gelebilir ve kendinizi eleştirdiğiniz kadar/gibi başkalarını da eleştirdiğiniz bir olumsuzluk kısır döngüsüne hapsolabilirsiniz.

Aslında herkesin hatalar yaptığını anlamak ve sorunlarınıza sahip çıkmak yerine, toplumun veya yakın çevrenizin eleştirilerinden çekindiğiniz için, sorunlarınız hakkında yalan söyleyebilir, onları küçümseyebilir ya da hatalarınızı örtbas edebilirsiniz. Ancak bu yaklaşım şekli, öz-değerinize katkı sağlamayacağı gibi, yalanlarınız yüzünden kendinizi daha da değersiz hissetmenize sebep olacaktır.

6. Olumsuzluk

Yaşamınızın herhangi bir bölümünde, çok fazla olumsuz durum ve/veya insanla karşılaştıysanız, her şeyin her zaman olumsuz ve ters gideceğini düşünmeye meyilli olabilirsiniz. Bu sebepten, hayatı değersiz görmeye, daha iyisini yapmayı denemenin anlamsız olduğunu düşünmeye başlamış olabilirsiniz.

Mesele şu ki, yaşam her zaman kötü ve olumsuz değildir. Her zaman bu şekilde çalışmaz. Bu yüzden, ne pahasına olursa olsun, olumsuzluklarla boğulmaktan kaçınılmalıdır. Yaşama ve kişilere olumsuz bakış açısını ve tavrı benimsemek özsaygınızı ve öz-değerinizi de olumsuz yönde etkileyecektir.

Hayata, yaşananlara ve kişilere olumlu yönlerinden bakmak, olumlu tepkiler vermek ve iyimser eylemlerde bulunmak önemlidir. Bu olumlu tavır, hem pozitif kimyasalların vücudunuzda dolaşmasına neden olacak, hem de zor zamanlarda olumsuz kalmak yerine, olumlu duruşu seçtiğiniz için özsaygınızı ve öz-değeriniz artacaktır.

Değersizlik hissi ile baş etmek

Hayatınızın her hangi bir yerinde öz-değer sorunları ile mücadele ediyorsanız, yalnız değilsiniz. İnsanlar çeşitli nedenlerle kendileri hakkında cesaret kırıcı düşünceler geliştirebilirler.

Şu anda kendinizi değersiz hissedebilirsiniz, ancak bir miktar destek ile öz-değerinizi iyileştirebilir, kendinizi daha iyi hissedebilirsiniz. Hatta yeterince pratikle, değersizlik duygusunu, pozitif ve üretken yeni duygulara dönüştürebilirsiniz.

Öz-Değeri artırmanın yolları

Kendinize değer vermek, kendinizin önemli olduğuna ve fark yaratabileceğinize inandığınız ve de kendinize değerli davrandığınız anlamına gelir. Kendi içsel değerinize arttırmanın birkaç yolu vardır. Bazı örnekler;

Başkalarına yardım edin

Topluma bir katkı sağlayarak başlayın. Gönüllü olarak topluma fayda sağladığınızda bir fark yarattığınızı görüp hissetmek, ruh halinizi düzeltip öz-değerinizi artıracaktır.

Müteşekkir olun

Hali hazırda var olan, sizin kıymet verdiğiniz ve size değer veren kişilere, olumlu ve güçlü yönlerinize, geliştirmekte olduğunuz yönlerinize, başardıklarınıza, deneyim ve tecrübelerinize, potansiyelinize… yani yaşamınızda olumlu olan herkese ve her şeye minnet duyup kendinizi takdir etmelisiniz. Egzersiz: Her gün minnettar hissedeceğiniz beş şey bulup bir yere listeleyin. Bir süre sonra, listenin uzunluğuna siz de inanamayacaksınız.

Kendinizi eleştirirken adil olun

Kendinizle yıkıcı ve olumsuz bir şekilde konuştuğunuzu fark ettiğiniz zaman, durup bir düşünün; konuştuğunuz bir başkası olsaydı onunla da bu kadar acımasız konuşur muydunuz? Muhtemelen cevabınız hayır olacak. Kendinize bir sorun "Kendimle bu şekilde konuşmak bana ne şekilde yardımcı oluyor?”. Aslında hedeflerinize ve hayallerinize ulaşmanıza yardımcı olacak motive edici içsel bir diyalogu hak etmiyor musunuz? Bu nedenle, kendinizi sabote eden eleştiri, düşünce ve eylemlerden uzak durun.

Kendinizi olduğunuz gibi kabul edip sevin.

Öz-değer, kendinizi her şeyinizle kabul etmekle ilgilidir. Hatalarınızla ​​bile değerli bir insan olduğunuzu bilmektir. Hiçbirimiz mükemmel değiliz. Hepimizin kendi hakkında değiştirmek ve geliştirmek istediği yönlerimiz mevcuttur ve bu sorun değildir! İşin sırrı, olmadığınız her şeyi geride bırakıp, olduğunuz her şeyi kabul etmektir. Bunu yaparak, genel mutluluk seviyenizi arttıracak ve hatta kontrolünüzde olan değişimleri daha kolay elde edeceksiniz. Bugünkü kendiniz ve onu yaratan her şey ile gurur duyun!

Ne kadar benzersiz olduğunuza odaklanın

Özellikle işler istediğiniz gibi gitmediğinde, büyük resme çok fazla odaklanmak, kendinizi çok küçük hissetmenize neden olabilir. Herkes hata yapar. Mükemmellik için çabalamak ve kendinizi başkalarıyla karşılaştırmak yerine, ne kadar benzersiz olduğunuza odaklanmayı seçin.

Yine de, kendinizi sık sık başkalarıyla karşılaştırıyorsanız, kendinizi kabullenme sorunlarıyla mücadele ediyor olabilirsiniz. Bir şeyi ya da birini "ölçmeye" çalıştığımızda, kullandığımız ölçüm cetveli çoğu zaman gerçekçi boyutta değildir. Aslında, kendinizi bir başkasıyla karşılaştırdığınızda, ya ne görmek istiyorsanız onu görüyoruz ya da gerçek bir insanın ideal bir versiyonunu görüyorsunuz. Her iki türlü de ölçümümüz gerçekçi verilere dayanmamaktadır.

"Olmalı" düşüncesinden kaçının

Kendinize belli bir şekilde olmalısın, belli bir hedefe ulaşmalısın, belirli şeylere sahip olmalısın vb. cümleler kuruyorsanız bu başarısızlığınıza yol açabilir. Eğer kendinizle ilgili genellikle,“-meli, -malı”, “gerekli/lazım” diye düşünüyorsanız, bunlar gerçekten kendinize yönelik hedefler ve değerler değil demektir. Bu değerler size, aslında başkaları tarafından verilmiştir. Ve üzerinizde gereksiz stres ve baskı yaratabilir. Bunun yerine, kendi değerlerinizle uyumlu, daha yaratıcı ve üretken düşünce ve hedefler yaratabilirsiniz.

Düşünce kalıplarınızı değiştirin

Olumsuz düşünce ve davranış kalıplarınızı, olumlularıyla değiştirin. Ancak bazen olumsuz kalıplar çok güçlü olabilir ve onlardan kaçmak çok zor görünebilir. Unutmayın ki, onlar öğrenilmiş davranış ve düşüncelerdir. Yani bu olumsuz kalıpları bırakıp yerine sizi iyileştiren olumlu kalıpları seçip geliştirebilirsiniz.

Terapiye gidin

Kişinin değersizlik hissi, hızlı bir şekilde ezici hale gelebilir ve hem psikolojik hem de fizyolojik olarak sağlığına önemli ölçüde olumsuz etki edebilir. Profesyonel yardım olmadan bu duygularla baş etmek bazen zor olabilir. Bu sebepten eğer değersizlik hissiyle birlikte, bir depresyon belirtisi veya bir zihinsel ve/veya fiziksel sağlık durumu ortaya çıkıyorsa, yardım için bir terapiste başvurmak önemlidir.

Özetle; kendinize değer vermek, sizin için neyin önemli olduğunu gösteren iç pusulanıza değer vermek demektir. Küçük/büyük, iyi olduğunuz şeyleri kutlayın. Kendinize olumsuz bakmaktan kaçının. Bunun yerine, çok sevdiğiniz biriyle konuşuyormuş gibi, kendinizle olumlu konuşun. Kendinizle olumlu bir tavırla konuşursanız, sizi üzecek düşünceleri veya kelimeleri kendinizden duyma olasılığınız azalır.

Sınırlarınız konusunda gerçekçi olun. Boğulmuş hissediyorsanız, kendinizden beklentilerinizi biraz düşürün. Hatırlayın, kendinize destekleyici olmak başarısızlık değildir. Sadece uzun vadede başarılı olmak için, kendinize biraz nefes alma şansı veriyorsunuz.

Bir hedefe ulaştığınızda, mutlaka kutlayın. İltifatları daima kabul edin ve “yapmanız gereken” tek şeyin ise kendinize özenli davranmanız olduğunu hatırlayın. Ve asla pes etmeyin!

 

Kaynaklar;

1-Worthlessness (GoodTherapy.org)

Self-Esteem: Why Do I Feel Worthless? (betterhelp.com)

Feeling worthless (learning-mind.com)

2-https://www.yasantipsikoloji.com


Yayınlanma: 17.02.2024 16:47

Son Güncelleme: 16.08.2024 17:38

Psikolog

Hidayet

ÇALIŞKAN

Psikolog

(*)(*)(*)(*)(*)3 Yorum
Depresif Bozukluklar
İlişki / Evlilik Problemleri
Sosyal Fobi
+8
Uzmanınla dilediğin yerden görüş:
Psikolog Merkezi: Online Seans

Şimdi indir, konuşmaya başla

App Store'dan İndirGoogle Play'den İndir
Bunları da sevebilirsiniz...

Kalp Kırmadan 'Hayır' Demek: Kendi Sınırlarınızı Çizme Rehberi

Kalp Kırmadan 'Hayır' Demek: Sınırlarımızı Çizme ve Kendimizi Yeniden Bulma RehberiGünlük hayatın koşuşturmacası ve sosyal ilişkilerin karmaşası içinde birçoğumuz kendimizi hiç fark etmeden tek bir rolün içinde hapsolmuş buluruz: "Herkesi memnun etmeye çalışan kişi." Etrafımızdaki insanları mutlu etmek, çatışmadan kaçınmak, sevilmek ve onaylanmak arzusu son derece insani bir ihtiyaçtır. Ancak bu istek kendi ihtiyaçlarımızın, önceliklerimizin ve ruhsal dengemizin önüne geçtiğinde, için için işleyen sessiz bir tükenmişlik başlar. Günün sonunda yalnız kaldığımızda içimizde yankılanan o derin sorudan kaçamayız: "Herkesi memnun etmeye çalışırken kendimi nerede kaybettim?"Sınır koymak, dışarıdan bakıldığında başkalarına "dur" demek gibi görünse de aslında özünde kendimize verdiğimiz bir "evet" sözüdür. Ne var ki toplumsal öğretiler, yetiştirilme tarzımız ve içselleştirdiğimiz inançlar; sınır çizmeyi çoğu zaman bir bencil davranış, kaba bir tutum ya da ilişkiyi sonlandıran bir tehdit gibi görmemize neden olur. Sevdiklerimizi kırma veya "uyumsuz, zor biri" olarak etiketlenme korkusuyla sınırlarımızı görünmez kılarız. Ancak görünmez kılınan her sınır, benliğimizden verilen bir tavize dönüşür.Uyumlu Olma Çabası ve Sessiz KırgınlıklarGün içinde sıradan gibi görünen pek çok an yaşarız. Biri sınırımızı aşan bir şaka yapar, hayatımıza dair yersiz bir tavsiyede bulunur ya da bize hiç uymayan bir taleple gelir. O an içimizde aniden bir huzursuzluk, bir göğüs sıkışması ya da küçük bir öfke dalgası uyanır. Zihnimiz tam da o anda tehlike çanlarını çalmaya başlamıştır.Fakat tam kendimizi ifade edecekken o tanıdık, felç edici korku araya girer: "Eğer şimdi tepki gösterirsem kırıcı, kaba ya da uyumsuz görünür müyüm?"Bu korku bizi kendi gerçekliğimizden hileli bir şekilde uzaklaştırır. Anı sessizce geçiştirir, tebessüm ederek kafa sallar ya da içimiz kan ağlarken "Olur, hallederim" deriz. Sırf ilişkideki o anlık sahte uyumu korumak adına kendi iç huzurumuzdan vazgeçeriz. Ancak ifade edilmeyen, bastırılan her rahatsızlık yok olmaz; aksine içimizde birikerek zamanla karşı tarafa yönelik gizli bir kırgınlığa ve öfkeye dönüşür. Uzaklaşmaktan korktuğumuz için verdiğimiz tepkiler, ilişkimizi gerçekte istemediğimiz bir hale getirebilir. Sonuçta, sırf korumak için susmayı seçtiğimiz o ilişki, bastırılan duygular yüzünden günden güne samimiyetini kaybeder.Duygularınız: Sınır Kapınızdaki Alarm SistemiPeki, sınır koymaya nereden başlayacağız? Sınırı nerede koyacağımızı bilmek için önce sınırın nerede ihlal edildiğini hissetmemiz gerekir. Sınır ihlalinin ilk işareti zihinsel tahlillerden önce bedenimizde ve duygularımızda belirir.Psikolojik açıdan bakıldığında öfke, huzursuzluk ya da bıkkınlık gibi duygular sanıldığı gibi "kaçınılması gereken olumsuz duygular" değildir. Aksine bu duygular, kişisel alanımızın ve değerlerimizin ihlal edildiğini bize bildiren en sadık rehberlerimizdir. İçinizde aniden yükselen o rahatsızlık hissi, aslında sınır kapınızın izinsiz çalındığını söyleyen bir alarm sistemidir. Bu alarm çaldığında onu hemen "kötü bir duygu" diyerek bastırmak yerine, onun ne söylediğini dinlemeyi öğrenmek gerekir.Alarm Çaldığında: İçsel Bir Süzgeçten GeçmekAlarm çaldığında refleks olarak hemen karşı tarafı suçlamak ya da tam tersine kendimizi suçlayıp duygumuzu bastırmak zorunda değiliz. Yapmamız gereken şey, anlık tepkiler vermeden önce durmak ve dürüst bir içsel sorgulama yapmaktır. Bu noktada zihnimize şu iki kritik soruyu sormalıyız: * "Bu tavsiye, yorum ya da talep gerçekten dikte edici, kaba veya haddi aşan bir yerde miydi?" Yani karşı taraf sınırımı objektif olarak ihlal etti mi? * "Yoksa karşı taraf aslında oldukça normal bir şey söyledi de ben kendi yetersizlik hissiyatım, onaylanma ihtiyacım veya geçmiş deneyimlerim yüzünden mi bu kadar öfkelendim?"Bu ayrımı yapmak hayati bir önem taşır. Eğer yanıtınız ikinci soruya yakınsa, orada çalışılması gereken şey karşı tarafla gireceğiniz bir çatışma değil; kendi içsel tetikleyicileriniz ve özdeğerinizdir. Ancak yanıtınız birinci soruya işaret ediyorsa, ortada net bir sınır ihlali vardır ve kendinizi korumak en doğal hakkınızdır.Kalp Kırmadan Sınır Çizmenin Pratik YollarıSınır çizmek, araya yüksek duvarlar örmek ya da insanlarla kavgaya tutuşmak anlamına gelmez. Sağlıklı sınırlar; ne içeriye zarar veren ne de dışarıyı tamamen kapatan, kapısı ve penceresi olan esnek alanlardır. İlişkilerinizde bunu hayata geçirmek için şu ilkelere tutunabilirsiniz: * Zaman Kazanın: Sizi zorlayacak bir taleple karşılaştığınızda anında "evet" demek yerine kendinize düşünme payı bırakın. "Bu teklifini değerlendirmek için biraz zamana ihtiyacım var, sana gün içinde döneceğim" demek, otomatik onay verme alışkanlığınızı kırar. * İlişkiyi Talepten Ayırın: Sevginizi veya saygınızı, istenen şeyle karıştırmayın. "Seni çok seviyorum ve yanında olmayı önemsiyorum; ancak bu hafta sonu bu programa katılamayacağım" diyerek, hem ilişkiye verdiğiniz değeri hissettirebilir hem de sınırınızı koruyabilirsiniz. * Açıklama Tuzağına Düşmeyin: Sınır çizerken dakikalarca mazeret üretmek zorunda değilsiniz. Şeffaf ve net bir "Hayır, bu durum şu an benim için uygun değil" ifadesi son derece yeterlidir. Gereğinden fazla açıklama yapmak, karşı tarafa sınırınızı müzakere etme hakkı verir. Benzer bir durum yinelendiğinde kararlarınızda esneme payınızın olduğu varsayılabilir.Kendinize Doğru Bir AdımKendi sınırlarınızı tanımak, "kaba görünür müyüm" korkusunu esnetmek ve duygularınızın size ilettiği mesajları doğru okumak zaman, sabır ve pratik gerektiren bir içsel yolculuktur. Bu, bir gecede çözülüp bitecek bir bulmaca olmadığı gibi, bu yolda yalnız başınıza çabalamak zorunda da değilsiniz.İlişkilerinizde başkalarını kaybetmeme uğruna kendi benliğinizi feda etmediğiniz, kendi özgün varlığınızı koruyabildiğiniz sağlıklı bağlar inşa etmek mümkündür. Bu içsel süreci güvenli ve anlayışlı bir ortamda birlikte keşfetmek, sınır kaslarınızı güçlendirmek isterseniz dilediğiniz zaman bana profilimden ve soru sor kısmından ulaşabilirsiniz.

Gürültülü Bir Dünyada Görünmez Olmak: Duyulmamanın Sessiz Sancısı ve Kendi Sesini Bulmak

Kalabalık bir masada oturduğunuz bir anı düşünün. Sevdikleriniz yanınızdadır, kahkahalar yükselmektedir, çaylar tazelenmektedir. Tam o sırada kalbinizden kopup gelen, sizin için gerçekten anlamlı bir cümleyi dile getirirsiniz. Ancak kelimeleriniz karşınızdakinin kulağına ulaşamadan havada süzülür ve yok olur. Karşınızdaki başını hafifçe sallar, belki gülüser ya da hemen lafı kendi anlatacağı konuya getirir. O an içinizde belli belirsiz bir soğukluk hissedersiniz. Etrafınız insanlarla doludur ama siz kendinizi yapayalnız ve adeta "görünmez" hissedersiniz.Ya da en yakınınızla bir aradasınızdır. İçinizdeki sıkıntıyı, yorgunluğu ya da kafa karışıklığını paylaşmak istersiniz. Tam kendinizi açacakken karşınızdakinin gözlerinde yükselen o sabırsız, yargılayıcı veya uzaktaki duvarı görürsünüz. "Aman canım, buna mı takıldın?", "Sen de her şeyi çok büyütüyorsun" ya da "Bak ben ne yapıyorum biliyor musun?" cümleleri dökülür dudaklarından. Söyledikleriniz duyulmamış, hissettikleriniz tartılmamış ve varlığınız hakiki bir alan bulamamıştır. Yavaşça geriye çekilir, kendi içinize kapanır ve susarsınız.Duyulmamak, içtenlikle dinlenmemek ve anlaşılmamak; insan ruhunda en sessiz ama en derin izleri bırakan yaşantılardan biridir. Bu durum sadece anlık bir hayal kırıklığı veya geçici bir yalnızlık hissettirmez. Zamanla bir insanın kendisiyle, bedeniyle, duygularıyla ve dış dünyayla kurduğu bağı kökünden değiştirebilir.Duyulmanın İlk Adımları: Çocukluktan Bugüne Taşınan İhtiyaçİnsanın bu dünyadaki en temel, en hayati ihtiyaçlarından biri görünmektir. Bir başkasının gözlerinin içine baktığında; "Sen varsın, buradasın, seni duyuyorum, hissettiklerin benim için anlamlı ve varlığın değerli" mesajını almaktır.Bu ihtiyaç ilk olarak çocukluğumuzun erken dönemlerinde şekillenir. Küçük bir çocuğu gözünüzün önüne getirin. Yerden bulduğu tuhaf bir taşı, yaptığı basit bir resmi ya da birdenbire içini kaplayan koca bir korkuyu ebeveynine göstermek ister. Çocuğun o andaki tek arzusu, elindeki taş değil; o taşı tutarken hissettiği heyecanın bir başkası tarafından görülmesi ve aynalanmasıdır. Ebeveyn göz teması kurup, "Gerçekten ne kadar ilginç bir taş, heyecanını anlıyorum" dediğinde, çocuğun zihninde ve kalbinde güvenli bir zemin inşa edilir. Çocuk der ki: "Benim hissettiklerim gerçek, duygularım önemli ve ben bu dünyada bir yere sahibim."Ancak ne neşemiz, ne üzüntümüz ne de korkularımız içtenlikle dinlenmediğinde; anlatmak istediklerimiz geçiştirildiğinde veya küçümsendiğinde ruhumuzda ilk çatlaklar oluşmaya başlar. Sürekli duyulmayan bir çocuk, zamanla çok ağır bir içsel sonuca varır: "Demek ki benim hissettiklerimin bir önemi yok. Demek ki ben olduğum gibi kabul görmüyorum."Bu sessiz mesaj, büyüyüp yetişkin bir birey olduğumuzda da peşimizi bırakmaz. İlişkilerimizde, iş yerimizde, dostluklarımızda ve hatta kendi iç konuşmalarımızda yankılanmaya devam eder.Duyulmamak Bir İnsanı Neye Dönüştürür?İçtenlikle dinlenmemek ve anlaşılmamak, sürekli olarak duvara çarpmak gibidir. İnsan ruhu bu acıyı sonsuza kadar çıplak bir şekilde taşıyamaz. Kendimizi, kalbimizi ve kırılganlığımızı korumak adına farkında olmadan bazı koruyucu kalkanlar geliştiririz. Duyulmayan bir insan, zamanla şu üç belirgin halden birine veya birkaçına dönüşebilir:A. Kendi Sesini Susturan ve "Aşırı Uyumlu" Hale Gelen İnsanDinlenmediğimizi ve iç dünyamızın önemsenmediğini hissettikçe, kendi özgün ihtiyaçlarımızı derine, çok daha derine gömeriz. Sevilmek, kabul görmek, çatışmadan kaçınmak ve terk edilmemek için başkalarının beklentilerine uygun davranmayı bir hayatta kalma stratejisi olarak benimseriz.Bu insan, etrafındaki herkesin ihtiyacını sezen, herkese "evet" diyen, kendi kırgınlığını gizleyip başkalarının neşesini besleyen birine dönüşür. Dışarıdan bakıldığında inanılmaz derecede "uyumlu", "düşünceli" ve "kusursuz" görünür. Oysa bu uyumun arkasında, kendi sesini tamamen kaybetmiş, ne istediğini, neye öfkelendiğini ve kim olduğunu unutmuş yaralı bir ruh yatar. Başkalarını memnun etmek adına her gün kendine "hayır" diyen bu insan, kendi hayatının öznesi olmaktan çıkıp başkalarının hikayesinde figürana dönüşür.B. Kabuğuna Çekilen ve Buz Kesen İnsan"Nasıl olsa beni kimse duymuyor, nasıl olsa kimse anlamayacak" düşüncesi bir kez zihne yerleştiğinde, kişi kalbinin etrafına yüksek ve kalın duvarlar örmeye başlar. Bir daha hayal kırıklığı yaşamamak, yeniden incinmemek ve o görünmezlik hissiyle yüzleşmemek için çözümü insanlardan uzaklaşmakta bulur.Bu dönüşümde insan, fiziksel olarak kalabalıklar içinde bulunsa bile duygusal olarak buz keser. İlişkilerini yüzeysel bir seviyede tutar, kimsenin o gizli çemberin içine girmesine izin vermez. İçindeki fırtınaları, yalnızlığı ve incinmişliği dışarıya asla yansıtmaz. Dışarıdan "güçlü", "kendi kendine yeten" ya da "mesafeli" görünen bu kalkan, aslında derin bir yalnızlığın ve çaresizliğin üzerini örten duygusal bir yalıtımdır.C. Fısıltısı Çığlığa Dönüşen ve Öfkelenen İnsanİnsanın içindeki ihtiyaçlar, duygular ve sınır ihlalleri nazik yollarla ifade edildiğinde duyulmuyorsa, beden ve ruh bu durumu sonsuza kadar sessizce izlemez. Bir zamanlar fısıltı olan o kırgınlıklar, zamanla birikir ve en sonunda kontrol edilemez öfke patlamalarına dönüşür.Sürekli anlaşılmayan bir insanın aniden gösterdiği sert tepkiler, hırçınlıkları ya da sabırsızlıkları dışarıdan bakıldığında "aşırı" veya "nedensiz" bulunabilir. Oysa o öfkenin hemen arkasında duran şey, geçmişte defalarca duyulmamış, yok sayılmış ve çaresiz kalmış çocuksu parçamızın "Lütfen artık beni görün, lütfen sesimi duyun!" diye atan kalbidir. Öfke, duyulmamanın yarattığı çaresizliğin en son ve en gürültülü çığlığıdır.En Büyük İhmal: Kendi Sesimize Kulak TıkamakGörünmezliğin ve anlaşılmamanın yarattığı acıyla yaşarken, sıklıkla gözden kaçırdığımız çok derin bir gerçek vardır: Biz ne zaman kendi içsel sesimizi duymayı bıraktık?Başkalarının bizi dinlemesini, anlamasını ve onaylamasını beklerken; farkında olmadan kendi kendimize en büyük sağır dönüşebiliriz. Bedenimiz bize her gün fısıldar:Omuzlarımızdaki yük ağır geldiğinde kaslarımız sertleşir.Bir ilişki ya da ortam bize iyi gelmediğinde midemize bir düğüm oturur.Sürekli koşturmaktan ve kendimizden vermek yorulduğumuzda derin bir tükenmişlik hissederiz.Tüm bu fısıltılara rağmen, günlük hayatın hızı, başkalarını memnun etme telaşı ve zihnimizdeki "şöyle olmalısın" diyen acımasız sesler yüzünden kendi içimize kulak tıkamaya devam ederiz. Kendi duygusuna alan açmayan, kendi kırgınlığına şefkat göstermeyen ve kendi bedeninin sinyallerini görmezden gelen bir insan; başkalarının kendisini tam olarak anlamasını sağlasa bile içindeki o derin boşluk kapanmaz.İyileşme, başkalarının kulağını kendimize çevirmekle değil; kendi içimize dönüp kendi özümüzü dinleyecek cesareti göstermekle başlar.Kendi Sesini Bulmak ve Hakiki Bağlar Kurmak: Dönüşüm YoluEğer siz de hayatınızın bir döneminde veya tam da şu an duyulmadığınızı, anlaşılmadığınızı ve yalnız kaldığınızı hissediyorsanız; bu durumu değiştirmek için atabileceğiniz şefkatli ve dönüştürücü adımlar var. Bu adımlar, dışarıdaki gürültüyü bir anlığına durdurup kendi varlığınıza kucak açmanızla ilgilidir.1. Nazikçe Yavaşlayın ve DurunGünlük hayatın koşuşturmacası içinde sürekli bir şeylere yetişmeye, her beklentiyi karşılamaya çalışırken kendi sesimizi duymamız imkansızdır. Gün içinde sadece birkaç dakikalığına durun. Derin bir nefes alın. Bedeninizin oturduğu sandalyeyle, bastığı yerle temasını hissedin. Zihninizdeki zorunluluk listelerini bir kenara bırakıp sadece "şu an"da var olmayı deneyimleyin.2. Kendi Bedeninize ve Duygularınıza SorsunKendinize gün içinde sık sık şu soruyu sorun: "Şu an gerçekten ne hissediyorum ve neye ihtiyacım var?" Gelen cevabı yargılamadan, "böyle hissetmemeliyim" demeden kabul edin. Eğer üzgünseniz üzüntünüze, kırgınsanız kırgınlığınıza alan açın. Tıpkı ağlayan küçük bir çocuğun başını okşar gibi, kendi duygunuzun yanında durun.3. Kendinize Şefkatli Bir Dokunuş SununYalnız ve anlaşılmamış hissettiğiniz anlarda, fiziksel şefkatin gücünü hafife almayın. Bir elinizi göğsünüzün üzerine, kalbinizin tam ortasına koyun. O dokunuşun sıcaklığını, kalbinizin atışını hissedin. Kendinize içinizden sakin ve yumuşak bir tonla şunları söyleyin: "Seni duyuyorum. Şu an zorlandığını biliyorum ve ben senin yanındayım."4. Şefkatli Sınırlar Çizmeyi ÖğreninDuyulmamanın en büyük sebeplerinden biri, sınır çizememektir. Başkalarını hayal kırıklığına uğratma korkusuyla kendi ihtiyaçlarımızdan ödün verdiğimizde, zamanla resentment (hınç) biriktiririz. Sevgiyi kaybetme korkusuyla sürekli "evet" demek yerine; kendi ruh sağlığınızı korumak adına nazik ama net "hayır"lar demeyi deneyin. Unutmayın ki, kendinize verdiğiniz gerçek bir "evet", başkalarına diyeceğiniz şefkatli bir "hayır" ile başlar.5. Sizi İçtenlikle Dinleyen Güvenli Alanlar SeçinHerkes bizi anlamak zorunda değildir ve ne yazık ki her insan derin bir dinleme kapasitesine sahip değildir. Sizi sürekli küçümseyen, sözünüzü kesen ya da hissettiklerinizi yok sayan ilişkileri gözden geçirin. Sizi olduğunuz gibi kabul eden, yargılamadan dinleyen, alan açan insanlarla bağlarınızı güçlendirin. Eğer çevrenizde böyle bir alan yoksa, bir terapist ile kuracağınız o güvenli ve aynalayan ilişki, kendi sesinizi yeniden keşfetmeniz için harika bir başlangıç noktasıdır.Son Söz: Kendinize Verdiğiniz Şefkatli RandevuAnlaşılmadığınızı, sesinizin gürültüde kaybolduğunu hissettiğiniz anlarda hatırlayın: Siz başkalarının aynasında yansıyan siluetinizden çok daha fazlasınız. Değeriniz, bir başkasının sizi ne kadar anladığıyla veya onayladığıyla azalıp çoğalmaz.Bugün başkalarının sizi duyması için çabalamayı bir anlığına bırakın. İçinizdeki o yalnız, kırgın ama bir o kadar da özgün parçaya dönün ve ona şu sözü verin: "Artık seni duyuyorum. İçindeki fısıltıları, yorgunlukları ve arzuları dinlemeye hazırım."Kendi içsel sesinize vereceğiniz bu küçük ve şefkatli randevu; maskeleri bırakmanın, kendi hikayenizin başrolü olmanın ve bu gürültülü dünyada kendi benzersiz melodinizi özgürce söylemenin ilk adımıdır.Günün Sorusu: Bugün başkaları tarafından duyulmaktan vazgeçtiğiniz için susturduğunuz hangi parçanıza; dinleyen, anlayan ve kucaklayan bir şefkatle kulak vereceksiniz?

Sevme Sanatı ve İnanmanın Gücü: Tohumu Kendi Renginde Yeşertmek

Bir bahçedeki tohumu düşünün. Bir filizin ne zaman ve ne renkte çiçek açacağını önceden belirleyip onu dışarıdan zorla çekerek büyütemezsiniz. Yapabileceğiniz tek şey; toprağı havalandırmak, ona ihtiyacı olan suyu ve güneş ışığını vermek ve kendi doğasında serpilmesine sabırla tanıklık etmektir. İnsan ruhu da tıpkı o tohum gibidir. Erich Fromm, Sevme Sanatı adlı eserinde insana ve ilişkilere dair şu derin hakikatin altını çizer: "Eğitim, bir çocuğa özel yeteneklerinin farkına varması için yardım etmektir. Eğitimin zıddı ise yönlendirmedir."İlk bakışta sadece okul duvarlarını veya ders kitaplarını çağrıştıran bu cümle, aslında ebeveynlikten dostluğa, evlilikten kendimizle kurduğumuz bağa kadar tüm yaşamımızı kucaklayan büyüleyici bir ilkedir. Bir insanı kendi zihnimizdeki ideal kalıplara sığdırmaya çalışmak, onu kendi beklentilerimize göre biçimlendirmeye zorlamak bir "eğitim" değil, örtük bir yönlendirme ve müdahaledir. Oysa onun içinde zaten var olan potansiyeli görmek, korkularını yatıştırmak ve kendi renginde çiçek açmasına izin vermek gerçek sevgidir. Bu yaklaşım, hem bir çocuğa duyulan inancın hem de insanın kendi özüne gösterdiği güvenin hayatı nasıl bereketli, üretken ve anlamlı bir yolculuğa dönüştürdüğünü gözler önüne serer.1. Kendi Kalıbına Zorlamak mı, Özüne İnanmak mı?Bir çocuğun veya bir yetişkinin gözlerinin içine bakıp "Sana inanıyorum" demek, sadece kuru bir temenni ya da anlık bir övgü sözcüğü değildir. Gerçekten inanmak; karşıdakini değiştirmeye, yontmaya veya kendi zihnimizdeki "mükemmel" taslağa uydurmaya çalışmadan, onu olduğu gibi kabul ederek kendi yolunu çizmesine alan açmaktır. Ne yazık ki günlük hayatın koşturmacası içinde sevgimizi ve onayımızı çoğu zaman görünmez şartlara bağlarız. Çocuğumuzdan bizim hayal ettiğimiz mesleği seçmesini, partnerimizden bizim duygu dünyamıza uymasını, hatta kendimizden hiç hata yapmayan kusursuz bir robot olmamızı bekleriz. Ancak yönlendirmenin ve kalıplara zorlamanın başladığı yerde, insanın özgün yaşam enerjisi çekilmeye ve içindeki o doğal coşku donmaya başlar.Oysa bir insana ve onun içsel gücüne gerçekten inanıldığında, ortaya tarif edilmez bir üretkenlik çıkar. Burada bahsettiğimiz üretkenlik; sadece saat gibi çalışan soğuk bir performans ya da sürekli bir şeyler başarma hırsı değildir. Üretkenlik, insanın kendi potansiyelini korkusuzca dışarı vurması, neşeyle, hevesle hayat katarak yeni bir şeyler ortaya koyabilmesidir. Başarısızlık korkusu ve "beğenilmeme" kaygısı üzerimizden kalktığında, zihnimiz ve kalbimiz özgürleşir. Kendisine samimiyetle inanıldığını hisseden bir çocuk da, kendi yeteneklerine güven duyan bir yetişkin de hata yapmaktan korkmaz; denemekten, üretmekten ve hayatın içinde kendi kimliğiyle var olmaktan derin bir haz alır.Nitekim Arno Gruen, Empatinin Yitimi eserinde bu durumun toplumsal ve ruhsal boyutuna dikkat çeker. Gruen’e göre, bir bireyin kendi otantik duygularını yaşamasına izin verilmeyip dışarıdan dayatılan kalıplara zorlanması, insanın hem kendi özüyle hem de başkalarıyla kurduğu duygudaşlık (empati) bağını koparır. Kendi içsel duygusal sınırları ihlal edilen çocuk, yetişkinlikte diğer insanları anlama ve şefkat gösterme kapasitesini yitirerek onları denetleme veya kendi zihnindeki rollere uydurma eğilimi geliştirir. Oysa gerçek empati; bir insanı kendi beklentilerimize uydurmaya çalışmak değil, onun duygusal gerçekliğini ve kırılganlığını olduğu gibi kabullenebilmektir.2. İki Kişilik Bir Sığınak Değil, Hayata Açılan Bir Kucak: Sevginin Sosyal YüzüGünümüzün hızlı ve yalnızlaşan dünyasında sevgi, sıklıkla dışarıdaki karmaşadan kaçıp sığınılacak iki kişilik korunaklı bir liman gibi algılanıyor. "Biz bize yetelim, dışarıdaki fırtına bizi ilgilendirmez" düşüncesi, sevgiyi bireysel bir kaçışa veya bencilce bir ortaklığa dönüştürme riski taşır. Erich Fromm’un ustalıkla vurguladığı gibi, gerçek sevgi kapıları dış dünyaya kapatan iki kişilik bir sığınak değil; insanı hayata, doğaya ve topluma bağlayan en güçlü sosyal olgudur.Sevgi, tek bir kişiye odaklanan dar bir duygu değil; insana ve yaşama karşı takınılan genel bir duruştur. Bir çocuğa gösterdiğimiz şefkat, aslında geleceğin dünyasına olan inancımızdır. Bir dostumuza verdiğimiz değer veya bir yabancıya gösterdiğimiz nezaket, toplumsal iyileşmenin görünmez harcıdır. Gerçek anlamda sevmeyi ve inanmayı öğrenen bir insan, kendi kabuğuna çekilmez; aksine etrafındaki herkesle, toplumuyla ve çevresiyle daha derin, daha yapıcı bağlar kurar. Sevgi bireysel bir kıvılcım olarak başlasa da, paylaşıldıkça çoğalan, toplumu bir arada tutan ve birlikte var olma kültürünü besleyen sosyal bir güce dönüşür.3. "Sen Varsın ve Kıymetlisin": Ötekinin Varlığıyla Yeşermekİnsan, tek başına duran, dünyadan yalıtılmış bir ada değildir. Büyümek, kendimizi keşfetmek ve üretmek için her zaman bir başkasının varlığına, onun bizi onaylayan, sıcak bakışına ihtiyaç duyarız. Bir bebeğin dünyadaki ilk günlerinden itibaren en temel ruhsal gıdası, annesinin gözlerinde kendi varlığının kabul gördüğünü hissetmektir. Bir insanın "Sen varsın, buradasın ve senin varlığın bu dünya için kıymetli" mesajını alması, onun hayat boyu taşıyacağı zihinsel omurgasını oluşturur.Karşıdakinin varlığını sadece kendi ihtiyaçlarımıza hizmet ettiği sürece değil, onun kendi özgün dünyası için değerli görmek sevgiyi olgunlaştırır. Bir öğretmen öğrencisine, bir ebeveyn çocuğuna, bir dost arkadaşına bu gözle baktığında; aradaki ilişki bir güç savaşı olmaktan çıkar, birbirini besleyen zengin bir buluşma alanına dönüşür. Karşıdakinin varlığına duyduğumuz içten saygı, kendi varlığımızı da zenginleştirir. İki insanın kendi sınırlarını koruyarak, birbirinin ışığını gölgelemeden yan yana durabilmesi ve birbirinin gelişimine neşeyle tanıklık etmesi, insan olmanın en zarif deneyimidir.Bir Davet ve Kendime SoruSevgili Okur; ister bir anne-baba olun, ister bir öğretmen, ister kendi içsel yolculuğunda ilerleyen bir yolcu... İçinizdeki veya karşınızdaki o eşsiz potansiyeli yönlendirmeye, kendi zihninize göre yontmaya çalışmadan önce durup derin bir nefes alın. Hayatın en güzel ve kalıcı ürünleri, özgür bırakılan ve karşılıksız bir inançla beslenen topraklarda yetişir.Bu hafta boyunca kendi iç dünyanızda ve sevdiklerinizle temas kurarken şu soruyu aklınızda tutmayı deneyin:"Bugün sevdiklerimle ve kendimle ilişki kurarken onları kendi zihnimdeki kalıplara sokmaya mı çalışıyorum, yoksa oldukları gibi gelişmelerine ve kendi ışıklarını parlatmalarına sevgiyle alan açıyor muyum?"