İçeriğe geç

Transseksüellik

Transseksüellik


TRANS BİREYLERİN TOPLUMSAL VE İSTAHDAM ALANLARINDA KARŞILAŞTIKLARI ZORLUKLAR


 


Türk toplumu; yaşanan coğrafyanın da etkisiyle geleneksel bir yapıya sahipken, aynı zamanda batı kültürünün etkisinde kalmıştır. Dolayısıyla bu sentezden kaynaklı bir çatışma içerisindedir. Bu çatışma da toplum içerisinde birçok dezavantajlı gruplar yaratmaktadır.


Biz de toplumdaki dezavantajlı gruplardan trans bireylere ve onların problemlerine odaklandık. Bu araştırmayı yaparken trans bireylerin problemlerine dikkat çekmek ve farkındalık sağlamak amacıyla yola çıktık.


Toplumun, trans bireyleri soyutlaması ya da soyutlamaya çalışması bu araştırma sırasında karşımıza çıkan problemlerin çatısını oluşturuyor. Translar, anayasal düzeyde haklara sahip olmadıkları gibi devlet tarafından da ötekileştiriliyor ve dışlanıyorlar. Cinsel kimliklerini özgürce yaşayamayan transların çok büyük bir bölümü hayatlarını sürdürebilmeleri için gerekli olan maddi kaynakları sağlayamıyor, istihdam edilmiyorlar. Buna istinaden seks işçisi olmak zorunda kalan birçok trans birey bulunmakta. En doğal haklarından eğitim ve sağlık hizmetlerinden yararlanamıyorlar. Ataerkil ve muhafazakâr toplum yapısı transların hayatını ahlak dışı olarak tanımladıkları için yalnız ve izole bir hayata mahkûm kalıyorlar. Fiziksel ve psikolojik şiddete maruz kalarak sağlıklarını kaybetmeleri diğer bir gerçek olarak karşımıza çıkmakta. Trans bireylerin yaşadıkları problemleri umursamayan devlet ve toplum bu yarayı daha da derinleştiriyor.


Araştırmamızda kartopu yöntemini kullanarak trans bireylere ulaştır. 19 kişiyle bağlantı kurup 9 kişiyle görüşme gerçekleştirdik. Bu görüşmeler esnasında 642 dakika ses kaydı aldık. Bu görüşmelerin dışında da SPoD, Listag, İstanbul LGBTT gibi derneklerle, KaosGL dergisiyle temasa geçtik.



TRANSSEKSÜELLİK HAKKINDA


 


1.Transseksüellik Nedir?


 


           Doğumda anatomik, genetik ve biyolojik özelliklerimizle belirlenen cinsiyetimize ‘biyolojik cinsiyet’ denmektedir. Kişi 2-3 yaşlarındayken ‘ben kızım’ ya da ‘ben oğlanım’ duygusu yani ‘cinsel kimliği’ oluşmaya başlar. İnsanların büyük bir kısmının cinsel kimliği biyolojik cinsiyetleri ile uyumlu olmasına rağmen bazı kişiler kendilerini biyolojik cinsiyetlerine değil karşı cinsiyete ait hissedebilirler (örneğin doğumunda kadın cinsel organlarına sahip bir kişinin kendisini erkek, ya da erkek organları ile doğan bir kişinin kendisini kadın olarak tanımlaması gibi…) Kişinin cinsel kimliği ile biyolojik cinsiyetinin örtüşmediği bu duruma ‘tansseksüalite’ denir. Transseksüel bireyler yaşadıkları bu uyumsuzluğu giderebilmek için tıbbi (hormonal ve/veya cerrahi) müdahaleye ihtiyaç duyabilirler.


 


2.Transseksüelliğin Tarihi


 


        İnsanlık tarihi var olduğundan bu yana, bazı insanların kendini karşı cinse ait hissettiği bilinmektedir. Ancak transseksüellik kavramını ilk olarak 1900’lü yılların başında Magnus Hirschfeld kullanmıştır. Bu durumu sadece kılık kıyafet anlamında değil, ruhsal ve bedensel olarak kendini karşı cinsin özelliklerinde hissetmek olarak tanımlamaktadır.


 


3.İlk Transseksüeller


 


        Kayıtlara geçen ve ilk transseksüel Danimarka doğumlu Einar Wegener’dir. 1882 yılında doğan Wegener 22 yaşında erkek olarak evlenir. Aynı zamanda başarılı sayılabilecek bir sanatçıdır ve eşi de kendisi gibi bir ressamdır. Eşinin durumu kabullenip benimsemesiyle gizlenme ihtiyacı hissetmemişlerdir. Kadın olarak kullandığı isim ise Lili Elbe’dir. Lili Elbe olarak beş kez ameliyat olmuş, 1931 yılında Almanya’da hayatını kaybetmiş ve bir kadın olarak gömülmüştür. Lili Elbe’nin hayatı ‘Danimarkalı Kız’ filmine de konu olmuştur.


 


           Türkiye’de ise kayıtlara geçen ilk cinsiyet ameliyatı Serbülent Sultan’a aittir. Ancak Serbülent Sultan çift cinsiyetli doğduğu için 18 yaşındayken geçirdiği ameliyatta kadın olarak yaşamına devam ederken tam anlamıyla bir cinsiyet değişimi yaşamamıştır. İlk transseksüel ise ünlü sanatçı Bülent Ersoy’dur. 1952 yılında doğan Bülent Ersoy 1981 yılında İngiltere’de geçirdiği ameliyat sonrası Türkiye’de transların bilinirliği açısından önemli bir adım olmuştur.


 


4.Dünya’da ve Türkiye’de Transseksüellik


 


           Her konuda olduğu gibi translara bakış açısı ülkelere ve coğrafyaya göre farklılık göstermektedir. Refah seviyesi yüksek eğitimli toplumlarda transların anayasal düzeyde ve sosyal yaşamda hakları korunurken, birçok toplumda yasaklanan ve kabul görmeyen bir durumdadır. Örneğin İskandinavya ülkeleri ve Kanada, Avustralya gibi ülkeler bu konuda eşitlikçi bir yaklaşım sergilerken, Ortadoğu veya Afrika ülkeleri gibi çevre ülkelerde transfobi üst düzeydedir. Güneydoğu Asya’da; Filipinler, Tayland, Singapur gibi ülkelerde ise dünyayla kıyaslandığında yoğun bir trans nüfusu barınmaktadır. Coğrafya içerisinde durum normal karşılanmakta ancak hemen hemen bütün translar seks işçisi olarak çalışmaktadır ve bu durum adeta bir sektör haline gelmiştir.


           Türkiye’ye baktığımızda ise trans bireyler zorlu yaşam koşulları altında hayatını devam ettirmektedir. Eşitlikçi bir yapı söz konusu değildir, sosyal ve hukuki anlamda önlerinde birçok engel bulunmaktadır.


 


5.Trans Hakları


           İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ” Bütün insanlar özgür, onur ve haklar bakımından eşit doğarlar. Akıl ve vicdanla donatılmışlardır, birbirlerine kardeşlik anlayışıyla davranmalıdırlar.” Şeklinde başlamaktadır. Ancak dünyanın birçok yerinde olduğu gibi Türkiye’de de translar açısından bu maddenin bir geçerliliği yoktur. Transların ayrımcılığa uğradığı bazı temel hakları sıralamak gerekirse; eğitim, sağlık, sosyal güvence, evlilik, istihdam, barınma en önemlileri olarak ortaya çıkmaktadır.


 


BULGULAR


 


1.TOPLUMSAL EŞİTSİZLİKTE TRANS BİREYLER


 


Toplumsal cinsiyete dayalı ayrımcılık, cinsiyet rollerinin ‘doğal’ ve değişmez, biyolojik varlığımıza bağlı şeyler olduğu varsayımına dayanır. Bu varsayım yanlıştır, çünkü cinsiyet rolleri hem zaman içinde hem de kültürden kültüre değişirler. Kadınlarla erkeklerin birbirlerinden farklı olmaları, basitçe bir ‘farklılık’ olarak yaşanmaz, aynı zamanda, eşitsizliğin ve ayrımcılığın meşrulaştırılması da bu farklılığa dayandırılır. Farklılık, genel geçer Kadınlık ve Erkeklik kalıplarının üretilmesi ve yeniden üretilmesiyle sürdürülür, pekiştirilir. Ayrımcılık, bu kalıpların varlığını sürdüren en önemli araçlardan biridir. Bu toplumsal cinsiyete dayalı eşitsizlik ve ayrımcılıktan toplumun en dezavantajlı gruplarından olan trans bireylerde büyük ölçüde zarar görmektedirler. Toplumun geneli tarafından kabul görülmemiş olmanın verdiği psikolojik zararın yanında birçoğu zulüm, zorbalık ve fiziksel şiddete maruz kalmışlardır. Trans bireylere karşı eşitsizliği besleyen en büyük faktör toplumsal normların yanı sıra hukuk kurallarının eşitlikçi olmayan yaklaşımlarıdır. Trans bireyleri ayrımcılıktan ve nefret suçlarından koruyacak hukuksal çerçeve birçok ülkede olmadığı gibi Türkiye’de de mevcut değildir. Bunun yanı sıra cinsel yönelimleri doğrultusunda evlenmek istedikleri cinsiyetlerle evlenmeleri hukuk kuralları gereğince mümkün değildir.


 


1.1.ANAYASAL HAKLARDAN DIŞLANMA


 Sahip olmaları gereken anayasal haklar kanunlarca kendilerine tanınmıyor ve toplumsal hayatta ötekileştirilip ayrımcılığa uğruyorlar. Trans bireylere homojen bir grupmuş gibi davranılıp dışlanıyorlar.


Yaptığımız görüşmelerde Deniz anayasal haklardan mahrum bırakılmalarını şöyle anlatıyor:


 


Bir düşünsenize sevdiğiniz insanla istediğiniz halde evlenemediğinizi. Evliliğin gerekçesi nasıl farklı cinsiyetlerden olmak olabilir e madem gerekçeyi bu koydun o zaman neden bana ait olduğum cinsiyetin kimliğini vermekte bu kadar zorluk çıkartıyorsun.(…) Doğuştan ait olduğu cinsiyete sahip olanlar böyle bir hakka sahipken bizler neden böyle zorluklarla baş etmek zorunda bırakılıyoruz bu benimde hakkım nasıl beni bundan mahrum edebilirsin.(…) [Trans erkek]


 


           Heteroseksüel tüm bireyler evlenme hakkına sahipken LGBTİQ+ bireylere hukuken ayrımcılık yapılıyor. Homoseksüel ilişkilerin hukukta hiç yeri olmamasının yanı sıra ait oldukları cinsiyetin kimliğini almak konusun da birçok zorluk çıkartılıyor. Mesela kimliklerine sahip olabilmek için psikolog raporuna ihtiyacı olan trans bireyler senelerce hastanelerde ‘sürünüyorlar.’


 


1.2.ÖTEKİLEŞTİRME, DIŞLANMA VE AYRIMCILIK


 Hukuken ayrımcılığa maruz kaldıkları gibi toplumsal eşitsizliklere de maruz kalıyorlar. Aile ve çevredekilerinden gördükleri baskıların yanı sıra bir de ötekileştirilerek toplumsal hayattan dışlanıyorlar. Yener bu konuyla ilgili bizlere şunları söyledi:


(…) Bir abim vardı takılıyorduk, eşi ben ve kendisi vakit geçirip bir şeyler           yapıyorduk. Bana bir gün dedi ki; “Eşimle bir fantezi denemek istiyorum ama    yanımızda biyolojik bir erkek istemiyorum sen sonradan oldun ya ben seni eşimden kıskanmam.” Diyerek beni bu şekilde fantezileri davet ettiler. [Trans erkek, 24]


 


Yener biyolojik olarak bir erkek olmadığı için kendini erkek olarak hissetmesine rağmen çevresinde erkek yerine konmuyor. Trans bireyler ‘sonradan bir erkek’ olduğu için diğer erkeklerden ayrı tutulup farklı şekilde muameleye maruz kalıyorlar. Homojen bir grup gözüyle bakılıp toplumsal hayatta ötekileştiriliyorlar.


 


1.3.MUHAFAZAKÂR TOPLUM YAPISI


Yaşadığımız bu coğrafya ananevi olarak ataerkil bir toplum yapısına sahip. Bu toplum yapısı ülkeye yerleşmiş olan muhafazakârlıkla birleşince trans bireyler, toplum tarafından belirlenen ahlaki normlar içerisinde ahlak dışı olarak kabul ediliyorlar. Yanlış bedenlere hapsolmuş ruhlara sahip olmaları kendi suçlarıymış gibi gösteriliyor. Trans bireylere ‘kâfir’ gözüyle bakılıp, cinsiyet değiştirmeleri ‘ayıp’ olarak tanımlanıyorlar. Çağlar bize bu konuyla ilgili şunları söyledi.


(…)İnsanlar yanımda dinle ilgili bir şey konuştukları zaman bana dönüp; “Sen kâfirsin anlamazsın bu konulardan zaten” gibi şeyler söylüyorlar. Sadece cinsiyet değiştirdiğim için ben artık dinden çıkmış olarak kabul ediliyorum. Anneme bile bu konudan ilk bahsettiğim zaman; “Tövbe et kızım senin yolun yol değil dön bu yoldan” demişti bana. Sonuç artık görüşmüyoruz. [Trans erkek]


           Muhafazakâr bir aileye sahip olan Çağlar annesinin bu gibi tepkilerinden dolayı babasına dahi açılamadan evini ve ailesini terk etmek zorunda kalanlardan sadece bir tanesi.


 


1.4.ATAERKİL TOPLUM YAPISI


           Bunun yanı sıra sahip olduğumuz ataerkil toplum yapısı erkeklik gibi baskın bir cinsiyetin bırakılıp ta kadınlık gibi ‘erkeğin yönettiği cinsiyete’ geçilince trans kadınlar toplum içerisinde trans erkeklerden daha fazla ayrımcılığa ve tacize maruz kalıyorlar. Trans kadınlara birer seks işçisi gözüyle bakılıyor ve ‘tek işlevleri erkeklerin fantezilerini süslemekten ibaret’ olarak algılanıyor. Emel bizlere bu konuyu şu sözleriyle anlattı:


Erkeklik gibi yüksek bir mertebeyi bırakıp kadın olduğunuz zaman toplum tarafından kabullenmeniz daha zor oluyor.(…) Onlara göre bizler sadece gece saatlerinde sokağa çıkma hakkına sahibiz sabahları sokakta görünmemiz bile ayıp. Sanki birer sapıkmışız gibi yolda yürüme şeklimiz bile tahrik edici bir hareket gibi yansıtılıyor. [Trans kadın, Aktivist]


Bu sebeple araştırmamız boyunca trans kadınlara ulaşmakta çok daha fazla zorlandık. Ulaşabildiğimiz trans erkek sayısı ulaşabildiğimiz trans kadın sayısının iki katı. Erkek ve kadın nüfusunun hemen hemen eşit olduğu bu ülkede-Kadınlar 49,8, erkekler 50,2- kadınlar ülkenin dezavantajlı grupları arasında yer alıyor. Bu yüzden trans kadın olan her birey trans olmanın getirdiği zorluğun yanı sıra kadın olmanın getirdiği zorluklarla da uğraşmak zorunda kalıyor.


 


2.TRANS BİREY VE ÇALIŞMA HAYATI


              Çalışma hayatı, trans bireyler açısından ayrımcılığın en yoğun şekilde yaşandığı alanlardan biridir. Çünkü çalışma hakkı ve özgürlüğü, ekonomik ve sosyal haklar kapsamı içerisinde, bireyin en temel haklarındandır. Ve herkesin olduğu gibi trans bireyler de maddi refahını sağlamak için çalışmak zorundadır. Çalışma hakkı ve özgürlüğü anayasal bir hak olmasına rağmen trans bireyler açısından bu hak, halen ülkemizde mücadele edilmesi gereken bir konudur.


 


2.1.MOBBİNG


Mobbing, bir grup insanın, bir kimseye veya başka bir gruba sosyal kabadayılık yapması olarak tanımlanabilir. Psikolojik şiddet, baskı, kuşatma, taciz, rahatsız etme veya sıkıntı vermek anlamlarına gelir. En iyi ifade eden anlamıyla yıldırma veya iş yerinde psikolojik terör anlamlarıdır. Ülkemizde zaten kötü durumda olan çalışma koşulları trans bireyler üzerinde daha da büyük baskı yaratmaktadır. İş hayatında kendine yer bulmakta zorlanan trans bireyler çalıştıkları iş yerlerinde bir de mobbinge maruz kalıyorlar. Birçoğu bu sebepten dolayı istifa ediyor ya da etmeye zorlanıyorlar. İş başvuru, işe alınma, terfi ettirilme, işten ayrılma, vasıfsızlaştırma süreçleri de dahil olmak üzere iş hayatında her türlü transfobik ve cinsiyetçi tutumlara uğruyorlar. Masal bu konuyla ilgili bizlere şunları anlattı;


Bundan önce çalıştığım yerde yaklaşık 2 senedir çalışıyordum. İşe girdiğimden bu yana birçok işin yükünü de benim omuzlarıma vermelerine rağmen ne mevkiim ne de maaşım yükselmişti. Zam istediğim zamanda ise “seni bu halinle çalıştırdığıma dua etmiyorsun da bir de utanmadan benden zam mı istiyorsun” tepkisini alınca daha fazla orda kalamazdım.(…) [Trans Kadın, Satış Danışmanı]


 


Masalın iş yerinde uğradığı mobbingten kaynaklı olarak yeni girdiği iş yerinde kimliğini saklamak zorunda kaldı. Masal gibi daha birçok trans birey çalışma ortamında gerek iş arkadaşları gerek işverenleri gerekse müşteriler tarafından birçok defa sözlü ve fiziksel tacize aynı zamanda hakaretler ve aşağılayıcı tavırlara maruz kalmaktalar.


 


2.2.SINIRLI ÇALIŞMA ALANLARI


Mobbinge maruz kalmasına rağmen hala aynı iş yerinde çalışmaya devam etmek zorunda olan birçok trans bireyde var çünkü çalışma alanlarındaki kısıtlılıktan dolayı işsiz kalmayı göze alamıyorlar. Alper bize bununla ilgili şunları söyledi:


           (…) Yaklaşık 3 aydır işsizim. Birçok yere başvuru yaptım çoğu reddedildi çoğuna


cevap dahi gelmedi.(…) Zaten okumamış ve tam olarak kendinizi ait hissettiğiniz cinsiyetin kimliğini elinize almamışsanız başvuru yapabileceğiniz yerler ya club, bar tarzı yerlerdir ya da Beşiktaş, Taksim gibi yerlerdeki kafelerde garsonluktur.[Trans erkek, İşsiz]


Trans bireylerin çalışma alanlarının kısıtlı olması ve hatta kısıtlı olan bu alanlarda da işe alınmaları için patronlarının ‘insaflarına’ kalmaları birçoğuna geçim sıkıntısı yaratıyor ya da çalışmak istemedikleri birçok işi yapmak zorunda bırakılıyorlar.


 


SONUÇ


Tüm bu bulgulardan da anlaşılacağı kadarıyla da trans bireyler hayatın her alanında dezavantajlı grup olarak ele alınabilir. Tüm toplumsallaşma süreçlerinde birçok sorunla karşılaşmalarına rağmen çoğu hayatını devam ettirebilmek için psikolojik şiddete göz yummak zorunda bırakılıyorlar. Fakat ülkemizde translara yapılan tüm bu davranışlar o kadar katlanılamaz seviyelere geldi ki nefret söylemleriyle birlikte trans cinayetleri de aynı oranda artış gösterdi. Toplumsal boyutta olduğu gibi hukuksal boyutta da bu cinayetler cezasız kalıyorlar. Bu araştırmamızın sonucunda trans bireylerin hayatlarının ne kadar zor olduğunu ve toplumun hayatı onlara daha da zor hale getirdiğini görünür kılmaya çalıştık.


 


EK


1.SÖZLÜK


TOPLUMSAL CİNSİYET/BİYOLOJİK CİNSİYET: İki sabit toplumsal cinsiyet kimliği olduğu düşüncesinin ötesine geçmek, bazılarımız için yeni ve baş etmesi güç bir fikirken, bazılarımız için hayatın ta kendisi. “Biyolojik cinsiyet” ve “toplumsal cinsiyet” ayrı, ancak bağlantılı kavramlardır. Biyolojik cinsiyet, genel olarak, bir insanın penis, testisler, vajina, rahim ve benzeri biyolojik özellikleri üzerinden tanımlanır. Bunlar anatomik bakımdan bir kişiyi kadın ya da erkek olarak tanımlayan özelliklerdir. “Toplumsal cinsiyet” ya da tıpta kullanılan terimiyle “cinsellik kimliği” ise çeşitli anlamlarda kullanılır. Bazen “toplumsal cinsiyet” kavramıyla toplumsal cinsiyet rolleri ya da ifadeleri -belli bir zaman döneminde belli bir kültürde “erkeksi” ya da “kadınsı” kabul edilen davranış özellikleri- kastedilir. Bu özellikler, saç şekli ve giyim stilinden, insanların konuşma ya da duygularını ifade etme tarzlarına kadar uzanabilir. “Toplumsal cinsiyet” kavramı, toplumsal cinsiyet kimliğini -erkek, kadın ya da transseksüel olarak kendimize dair içsel algımızı- ifade etmek için de kullanılabilir.


CİNSEL YÖNELİM: Belli bir cinsiyetteki bireye karşı süregelen duygusal, romantik ve cinsel çekimi ifade eder. Cinselliği oluşturan dört unsurdan biridir. Cinsellikle ilgili diğer üç unsur ise; 1-Biyolojik cinsiyet, 2-Toplumsal cinsiyet kimliği (erkek ya da kadın olmaya ilişkin psikolojik duyum) 3-Toplumsal cinsiyet rolü (eril ya da kadınsı davranışları belirleyen kültürel normlara uyum). Tanımlanmış üç cinsel yönelim ise; -Kişinin kendi cinsiyetinden birine yönelmesi eşcinsellik, -Kişinin karşı cinsiyetten birine yönelmesi heteroseksüellik, -Kişinin her iki cinsiyete de yönelmesi biseksüelliktir. Cinsel yönelim, duyguları ve kendilik kavramını içerdiği için cinsel davranıştan farklıdır. Bireyler davranışlarıyla cinsel yönelimlerini ifade edebilecekleri gibi etmeyebilirler de. Birey, kendi cinsel yönelimini nasıl adlandırıyorsa o esastır.


KARŞIT GİYSİCİLİK-TRA(NS)VESTİZM (TRANSVESTİSM): Geçici olarak karşı cinsten biri gibi yaşamak için, o cinse ait giysilerin giyilmesi ve karşı cins gibi davranılmasıdır. Kalıcı bir cinsiyet değişikliği özlemi veya bununla ilgili hormonal/cerrahi tedavi isteği yoktur. Bu terim Avrupa’daki Crossdresser’a denk gelir ama ülkemizde daha çok transseksüellikle karıştırılmaktadır.


 TRAVESTİ: Daha çok dış görünüşle ve davranışlarıyla karşı cinse ait olma isteğinde olan kişi. Bu sözcük kişideki transvestizmi ifade eder. Halk arasında travesti dendiğinde daha çok kadın giyimindeki/davranışındaki erkekler akla gelse de travesti kelimesi aslında hem erkek hem de kadın için geçerlidir; yani erkek giyimindeki/davranışındaki kadınlar için de kullanılır.


 


TRANSSEKSÜEL: Kendisini karşı cinsten biri olarak tanımlayan kişidir. Hem erkek hem de kadın için geçerlidir. Kişi erkek olduğu halde kadın olmayı isteyebilir, kadın olduğu halde erkek olmayı isteyebilir. Ancak transseksüel, daha çok ruhsal eğilimler için belirleyici bir kelimedir. Kişinin davranışlarından çok iç dünyasında kendisini karşı cinsten biri gibi görmesi, hissetmesidir. Bu yüzden transseksüel bireyleri dış görünüşlerinden belirlemek söz konusu değildir. Çünkü bireyler, kendilerini karşı cinsten hissettiklerini dış görünüşlerine her zaman yansıtmazlar. Transseksüellik cinsiyete dair kimliği ifade eder; bireylerin cinsel yönelimi ile alakası yoktur. Transseksüel bir birey, heteroseksüel, biseksüel veya eşcinsel olabilir. *Halk arasında travesti, ameliyatla kadın olmamış, yalnızca dış görünümü ve davranışlarıyla kadın kimliğine bürünenleri; transseksüel ise giyim ve davranışlardan öte ameliyatla kadın olanları tanımlamak için kullanılan yerleşmiş kelimelerdir. Oysa her iki cinsiyet için de geçerli olmak üzere, kişinin cinsiyet geçişi ameliyatı olması ya da olmaması tanımlamalarda belirleyici özellik olmamalıdır. Kişinin kendisini nasıl hissettiği üzerinden getirdiği tanımlamanın esas alınması gerekir.


TRANSGENDER: Herhangi bir cerrahi müdahale geçirmiş yada geçirmemiş kadın veya erkeklerden biyolojik cinsiyetine ve görünümüne bir şekilde müdahale edenlerin tamamını kapsayacak şekilde, İngilizce bir tanımlama olup Türkçe ’deki travesti ve transseksüel tanımlamalarının ikisini de kapsar. İngilizcede LGBT kısaltmasındaki T’dir. Yurtdışında yaygın olarak kullanılmakla birlikte ülkemizde bu terim çok fazla yaygınlık kazanmamıştır.


HETEROSEKSİZM: Heteroseksüelliğin yegâne cinsel yönelim olduğunu ileri süren, diğer cinsel yönelimleri yok sayan, baskılayan ya da aşağılayan ideolojidir. Kadınlara yönelik ayrımcılık olan seksizmin (cinsiyetçilik), heteroseksüel olmayanlara yönelik halidir. Heteroseksizm, heteroseksüelliği bir zorunluluk olarak görme ve biricik varoluş biçimi olarak dayatma halidir.


Heteroseksizm, Gordan’ın sosyoloji sözlüğündeki tanıma göre, ‘Karşı cinsten insanların ilişkiye girdiği heteroseksü-elliğin karşıtı olarak aynı cinsten insanların ilişkiye girdiği homoseksüelliğin yer aldığı bir dizi toplumsal arenada hete-11roseksüelliğe ayrıcalıklı rol atfedilen, çok çeşitli toplumsal pratikleri (dilbilimselden fiziksele kamusal ve özel alanda açık ve üstü kapalı olarak) anlatan bir terimdir. Heteroseksizm tek başına eşcinsellik karşısında konumlanan bir durum değildir.


HETERONORMATİVİTE: Heteroseksüelliğin normal ve tek cinsel yönelim olarak görülmesi, toplumsal değerlerin, kuralların ve yaşam biçimlerinin herkes heteroseksüelmiş gibi kabul edilmesidir. İnsanların kadın ve erkek olarak ikiye ayrılmasını; cinsel ilişkilerin/evliliklerin sadece ve sadece karşı cinsiyetlere sahip kişiler arasında olabileceğini ve her cinsiyetin kendine has rolleri olduğunu iddia eden inançlar, düşünceler, normlar bütünüdür.


HOMOFOBİ: Genel anlamıyla eşcinsellere ilişkin olumsuz duygu, tutum ve davranışlar olarak tanımlanır. Homofobi, kişisel bir korku ve irrasyonel bir inanç olmanın çok ötesinde kültür ve anlam sistemleriyle, kurumlar ve sosyal geleneklerle ilişkili olarak ele alınması gereken politik bir alanda oluşan, gruplar arası bir sürece işaret eder. Homofobi, daha bireysel (kişilik, benlik algısı, bilişsel yapılar vb.) süreçlerin de etkilediği, eşcinsellerin ve biseksüellerin bir dış grup olarak kavramsallaştırılması sonucunda oluşan ve belirli stereotiplerin eşlik ettiği bir gruplar arası ilişki ideolojisi olarak görülebilir. Homofobik ideoloji kendiliğinden 12kişisel bir özellik olarak değil, belirli bir sosyo-kültürel bağlam içinde oluşur. Kültürel ve bireysel koşullar ve süreçlere dayalı bütün köklerine rağmen pek çok sosyal psikolog, homofobinin ırkçılık ve seksizm(cinsiyetçilik) bağlantıları içinde anlaşılabileceğini düşünür. Homofobi bu anlamda seksizmin önemli bir uzantısıdır. Heteroseksüellikten farklı cinsel yönelimlere sahip insanlara karşı şiddet, erkekliğin, bir anlamda cinsiyetçi kullanımıyla “insanlığın korunması ve kontrolü” için bir mekanizma haline gelir.


TRANSFOBİ: Travesti ve transseksüellere yönelik önyargı ve nefreti anlatır. Biyolojik cinsiyetinden dolayı kendisinden beklenen seksüel ve toplumsal rollere uymayarak cinsiyet değiştirenlere karşı bir tür kaygı ve korku ifadesidir.


 


KAOSGL: Kaos GL grubu kurulduğundan itibaren Kaos GL dergisini çıkarmakta olan bir LGBTİ derneğidir. . Eylül 2000 tarihinden beri de Kaos Kültür Merkezi’nde kültürel etkinlikler, toplantılar, film gösterimleri düzenlemekte olup ilk LGBT kütüphanesini de oluşturmuştur. Ayrıca sosyal hizmetlerden psikolojiye, hukuktan mülteci alanına kadar birçok konuda danışmanlık ve hizmet vermektedir. 2006 yılından beri Uluslararası Homofobi Karşıtı Buluşmayı organize eden Kaos GL Balkan, Kafkas ve Orta doğu ülkelerinde çalışma yürüten yerel homofobi karşıtı örgütlerin tecrübe paylaşımı ve bir arada mücadele çatısı Homofobiye Karşı Bölgesel Ağ çalışmasının da kurucusu ve örgütleyicisidir. 


 


SPoD: Sosyal Politikalar Cinsiyet Kimliği ve Cinsel Yönelim Çalışmaları Derneği veya kısa adıyla SPoD, 21 Eylül 2011 tarihinden itibaren Beyoğlu'nda bulunan dernek merkezinin kurulmasıyla birlikte çalışmalarına başlamış, Türkiye'de toplumun her alanında yaşanan ve özelde cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği temelli şiddet, baskı, sosyal dışlanma ve ayrımcılığa karşı mücadele eden bir LGBT derneğidir. Dernek yeni kurulmasına karşın, Türkiye'de LGBTİQ+ bireylere yönelik nefret suçu ve nefret cinayeti örneğini taşıyan birçok davanın savunuculuğunu üstlenmiştir.


TRANS-X TURKEY: Trans X Türkiye, Türkiye’deki trans bireyler hakkında ve onların haklarını desteklemek için oluşturulan bir internet portalıdır. Bu portal trans bakış açısı ile geliştirilmiştir ve trans bireyler tarafından gerçekleştirilecektir.

İstanbul LGBTT Dayanışma Derneği, Trans X Projesi'nin ana partnerlerinden birisidir.


LİSTAG: Lezbiyen Gey Biseksüel Trans İnterseks Bireylerin Aileleri ve Yakınları Derneği veya kısaca LİSTAG, LGBT bireylerin aile ve yakınlarına destek olmak için kurulmuş bir dernektir. Grup düzenli olarak toplantılar yapmakta, LGBTİQ+ bireylerin yakınlarını buluşturmakta, onların ve toplumun LGBTİQ+ ve homofobi konusunda bilgilenmesi ve bilinçlenmesi yönünde faaliyetlerde bulunmaktadır.


İSTANBUL LGBTT: Transların haklarını gözeten ve onlara psikolojik manevi yardım yapmayı amaçlayan trans sığınma evleri açan bir sosyal yardım derneği.


 

 


HAZIRLAYAN


 


Büşra Saltan


Derya Şahin


Ezgi Öztürk


Yusuf Engin


 


 


 


 


KAYNAKÇA


 


ŞAHİN Salih, (2015) Çalışma ve Sosyal Güvenlik İçin LGBT Hakları El Kitabı, 1, Kaos GL Ankara,2015.


           


ŞAHİN Salih, (2015) İçişleri Bakanlığı İçin LGBT Hakları El Kitabı, 1, Kaos GL Ankara,2015


.


YALÇIN Sezen, ŞAPKA Deniz, AKIN Mehmet, EKİNCİ Sultan, (2014), Yerel Siyasette LGBTİ Hakları, Cansu Atlay, 1, SPoD, İstanbul, 2014.


 


KARSAY Dodo, (2015), Trans Aktivistler İçin BM Savunuculuğu El Kitabı, Emirhan Deniz Çelebi, 1, Ayrıntı Basım Evi, Ankara, 2017.


 


http://www.kaosgldernegi.org/belge.php?id=sozluk


 


http://2015.ses.org.tr/wp-content/uploads/ses_lgbti.pdf


 


https://www.evrensel.net/haber/254155/calisma-hayatinda-lgbti-gerceginin-farkina-varmak


 


http://www.spod.org.tr/turkce/biz-kimiz/


 


http://www.istanbullgbti.org/lgbtt/


 


https://listag.org/


 


 


 





[1] Mahlas kullanılmıştır.



Yayınlanma: 24.02.2022 12:24

Son Güncelleme: 07.07.2022 11:02

Psikolog

Ezgi

ÖZTÜRK

Uzman Psikolog

(*)(*)(*)(*)(*)34 Yorum
Kaygı (Anksiyete) Bozuklukları
Bağlanma Sorunları
Çatışma Çözme Becerileri
Çevresel-Toplumsal Sorunlar
Değersizlik / Boşluk Hissi
+6
Uzmanınla dilediğin yerden görüş:
Menta AI: 7/24 psikologmerkezi

Şimdi indir, konuşmaya başla

App Store'dan İndirGoogle Play'den İndir
Bunları da sevebilirsiniz...

Kalp Kırmadan 'Hayır' Demek: Kendi Sınırlarınızı Çizme Rehberi

Kalp Kırmadan 'Hayır' Demek: Sınırlarımızı Çizme ve Kendimizi Yeniden Bulma RehberiGünlük hayatın koşuşturmacası ve sosyal ilişkilerin karmaşası içinde birçoğumuz kendimizi hiç fark etmeden tek bir rolün içinde hapsolmuş buluruz: "Herkesi memnun etmeye çalışan kişi." Etrafımızdaki insanları mutlu etmek, çatışmadan kaçınmak, sevilmek ve onaylanmak arzusu son derece insani bir ihtiyaçtır. Ancak bu istek kendi ihtiyaçlarımızın, önceliklerimizin ve ruhsal dengemizin önüne geçtiğinde, için için işleyen sessiz bir tükenmişlik başlar. Günün sonunda yalnız kaldığımızda içimizde yankılanan o derin sorudan kaçamayız: "Herkesi memnun etmeye çalışırken kendimi nerede kaybettim?"Sınır koymak, dışarıdan bakıldığında başkalarına "dur" demek gibi görünse de aslında özünde kendimize verdiğimiz bir "evet" sözüdür. Ne var ki toplumsal öğretiler, yetiştirilme tarzımız ve içselleştirdiğimiz inançlar; sınır çizmeyi çoğu zaman bir bencil davranış, kaba bir tutum ya da ilişkiyi sonlandıran bir tehdit gibi görmemize neden olur. Sevdiklerimizi kırma veya "uyumsuz, zor biri" olarak etiketlenme korkusuyla sınırlarımızı görünmez kılarız. Ancak görünmez kılınan her sınır, benliğimizden verilen bir tavize dönüşür.Uyumlu Olma Çabası ve Sessiz KırgınlıklarGün içinde sıradan gibi görünen pek çok an yaşarız. Biri sınırımızı aşan bir şaka yapar, hayatımıza dair yersiz bir tavsiyede bulunur ya da bize hiç uymayan bir taleple gelir. O an içimizde aniden bir huzursuzluk, bir göğüs sıkışması ya da küçük bir öfke dalgası uyanır. Zihnimiz tam da o anda tehlike çanlarını çalmaya başlamıştır.Fakat tam kendimizi ifade edecekken o tanıdık, felç edici korku araya girer: "Eğer şimdi tepki gösterirsem kırıcı, kaba ya da uyumsuz görünür müyüm?"Bu korku bizi kendi gerçekliğimizden hileli bir şekilde uzaklaştırır. Anı sessizce geçiştirir, tebessüm ederek kafa sallar ya da içimiz kan ağlarken "Olur, hallederim" deriz. Sırf ilişkideki o anlık sahte uyumu korumak adına kendi iç huzurumuzdan vazgeçeriz. Ancak ifade edilmeyen, bastırılan her rahatsızlık yok olmaz; aksine içimizde birikerek zamanla karşı tarafa yönelik gizli bir kırgınlığa ve öfkeye dönüşür. Uzaklaşmaktan korktuğumuz için verdiğimiz tepkiler, ilişkimizi gerçekte istemediğimiz bir hale getirebilir. Sonuçta, sırf korumak için susmayı seçtiğimiz o ilişki, bastırılan duygular yüzünden günden güne samimiyetini kaybeder.Duygularınız: Sınır Kapınızdaki Alarm SistemiPeki, sınır koymaya nereden başlayacağız? Sınırı nerede koyacağımızı bilmek için önce sınırın nerede ihlal edildiğini hissetmemiz gerekir. Sınır ihlalinin ilk işareti zihinsel tahlillerden önce bedenimizde ve duygularımızda belirir.Psikolojik açıdan bakıldığında öfke, huzursuzluk ya da bıkkınlık gibi duygular sanıldığı gibi "kaçınılması gereken olumsuz duygular" değildir. Aksine bu duygular, kişisel alanımızın ve değerlerimizin ihlal edildiğini bize bildiren en sadık rehberlerimizdir. İçinizde aniden yükselen o rahatsızlık hissi, aslında sınır kapınızın izinsiz çalındığını söyleyen bir alarm sistemidir. Bu alarm çaldığında onu hemen "kötü bir duygu" diyerek bastırmak yerine, onun ne söylediğini dinlemeyi öğrenmek gerekir.Alarm Çaldığında: İçsel Bir Süzgeçten GeçmekAlarm çaldığında refleks olarak hemen karşı tarafı suçlamak ya da tam tersine kendimizi suçlayıp duygumuzu bastırmak zorunda değiliz. Yapmamız gereken şey, anlık tepkiler vermeden önce durmak ve dürüst bir içsel sorgulama yapmaktır. Bu noktada zihnimize şu iki kritik soruyu sormalıyız: * "Bu tavsiye, yorum ya da talep gerçekten dikte edici, kaba veya haddi aşan bir yerde miydi?" Yani karşı taraf sınırımı objektif olarak ihlal etti mi? * "Yoksa karşı taraf aslında oldukça normal bir şey söyledi de ben kendi yetersizlik hissiyatım, onaylanma ihtiyacım veya geçmiş deneyimlerim yüzünden mi bu kadar öfkelendim?"Bu ayrımı yapmak hayati bir önem taşır. Eğer yanıtınız ikinci soruya yakınsa, orada çalışılması gereken şey karşı tarafla gireceğiniz bir çatışma değil; kendi içsel tetikleyicileriniz ve özdeğerinizdir. Ancak yanıtınız birinci soruya işaret ediyorsa, ortada net bir sınır ihlali vardır ve kendinizi korumak en doğal hakkınızdır.Kalp Kırmadan Sınır Çizmenin Pratik YollarıSınır çizmek, araya yüksek duvarlar örmek ya da insanlarla kavgaya tutuşmak anlamına gelmez. Sağlıklı sınırlar; ne içeriye zarar veren ne de dışarıyı tamamen kapatan, kapısı ve penceresi olan esnek alanlardır. İlişkilerinizde bunu hayata geçirmek için şu ilkelere tutunabilirsiniz: * Zaman Kazanın: Sizi zorlayacak bir taleple karşılaştığınızda anında "evet" demek yerine kendinize düşünme payı bırakın. "Bu teklifini değerlendirmek için biraz zamana ihtiyacım var, sana gün içinde döneceğim" demek, otomatik onay verme alışkanlığınızı kırar. * İlişkiyi Talepten Ayırın: Sevginizi veya saygınızı, istenen şeyle karıştırmayın. "Seni çok seviyorum ve yanında olmayı önemsiyorum; ancak bu hafta sonu bu programa katılamayacağım" diyerek, hem ilişkiye verdiğiniz değeri hissettirebilir hem de sınırınızı koruyabilirsiniz. * Açıklama Tuzağına Düşmeyin: Sınır çizerken dakikalarca mazeret üretmek zorunda değilsiniz. Şeffaf ve net bir "Hayır, bu durum şu an benim için uygun değil" ifadesi son derece yeterlidir. Gereğinden fazla açıklama yapmak, karşı tarafa sınırınızı müzakere etme hakkı verir. Benzer bir durum yinelendiğinde kararlarınızda esneme payınızın olduğu varsayılabilir.Kendinize Doğru Bir AdımKendi sınırlarınızı tanımak, "kaba görünür müyüm" korkusunu esnetmek ve duygularınızın size ilettiği mesajları doğru okumak zaman, sabır ve pratik gerektiren bir içsel yolculuktur. Bu, bir gecede çözülüp bitecek bir bulmaca olmadığı gibi, bu yolda yalnız başınıza çabalamak zorunda da değilsiniz.İlişkilerinizde başkalarını kaybetmeme uğruna kendi benliğinizi feda etmediğiniz, kendi özgün varlığınızı koruyabildiğiniz sağlıklı bağlar inşa etmek mümkündür. Bu içsel süreci güvenli ve anlayışlı bir ortamda birlikte keşfetmek, sınır kaslarınızı güçlendirmek isterseniz dilediğiniz zaman bana profilimden ve soru sor kısmından ulaşabilirsiniz.

Gürültülü Bir Dünyada Görünmez Olmak: Duyulmamanın Sessiz Sancısı ve Kendi Sesini Bulmak

Kalabalık bir masada oturduğunuz bir anı düşünün. Sevdikleriniz yanınızdadır, kahkahalar yükselmektedir, çaylar tazelenmektedir. Tam o sırada kalbinizden kopup gelen, sizin için gerçekten anlamlı bir cümleyi dile getirirsiniz. Ancak kelimeleriniz karşınızdakinin kulağına ulaşamadan havada süzülür ve yok olur. Karşınızdaki başını hafifçe sallar, belki gülüser ya da hemen lafı kendi anlatacağı konuya getirir. O an içinizde belli belirsiz bir soğukluk hissedersiniz. Etrafınız insanlarla doludur ama siz kendinizi yapayalnız ve adeta "görünmez" hissedersiniz.Ya da en yakınınızla bir aradasınızdır. İçinizdeki sıkıntıyı, yorgunluğu ya da kafa karışıklığını paylaşmak istersiniz. Tam kendinizi açacakken karşınızdakinin gözlerinde yükselen o sabırsız, yargılayıcı veya uzaktaki duvarı görürsünüz. "Aman canım, buna mı takıldın?", "Sen de her şeyi çok büyütüyorsun" ya da "Bak ben ne yapıyorum biliyor musun?" cümleleri dökülür dudaklarından. Söyledikleriniz duyulmamış, hissettikleriniz tartılmamış ve varlığınız hakiki bir alan bulamamıştır. Yavaşça geriye çekilir, kendi içinize kapanır ve susarsınız.Duyulmamak, içtenlikle dinlenmemek ve anlaşılmamak; insan ruhunda en sessiz ama en derin izleri bırakan yaşantılardan biridir. Bu durum sadece anlık bir hayal kırıklığı veya geçici bir yalnızlık hissettirmez. Zamanla bir insanın kendisiyle, bedeniyle, duygularıyla ve dış dünyayla kurduğu bağı kökünden değiştirebilir.Duyulmanın İlk Adımları: Çocukluktan Bugüne Taşınan İhtiyaçİnsanın bu dünyadaki en temel, en hayati ihtiyaçlarından biri görünmektir. Bir başkasının gözlerinin içine baktığında; "Sen varsın, buradasın, seni duyuyorum, hissettiklerin benim için anlamlı ve varlığın değerli" mesajını almaktır.Bu ihtiyaç ilk olarak çocukluğumuzun erken dönemlerinde şekillenir. Küçük bir çocuğu gözünüzün önüne getirin. Yerden bulduğu tuhaf bir taşı, yaptığı basit bir resmi ya da birdenbire içini kaplayan koca bir korkuyu ebeveynine göstermek ister. Çocuğun o andaki tek arzusu, elindeki taş değil; o taşı tutarken hissettiği heyecanın bir başkası tarafından görülmesi ve aynalanmasıdır. Ebeveyn göz teması kurup, "Gerçekten ne kadar ilginç bir taş, heyecanını anlıyorum" dediğinde, çocuğun zihninde ve kalbinde güvenli bir zemin inşa edilir. Çocuk der ki: "Benim hissettiklerim gerçek, duygularım önemli ve ben bu dünyada bir yere sahibim."Ancak ne neşemiz, ne üzüntümüz ne de korkularımız içtenlikle dinlenmediğinde; anlatmak istediklerimiz geçiştirildiğinde veya küçümsendiğinde ruhumuzda ilk çatlaklar oluşmaya başlar. Sürekli duyulmayan bir çocuk, zamanla çok ağır bir içsel sonuca varır: "Demek ki benim hissettiklerimin bir önemi yok. Demek ki ben olduğum gibi kabul görmüyorum."Bu sessiz mesaj, büyüyüp yetişkin bir birey olduğumuzda da peşimizi bırakmaz. İlişkilerimizde, iş yerimizde, dostluklarımızda ve hatta kendi iç konuşmalarımızda yankılanmaya devam eder.Duyulmamak Bir İnsanı Neye Dönüştürür?İçtenlikle dinlenmemek ve anlaşılmamak, sürekli olarak duvara çarpmak gibidir. İnsan ruhu bu acıyı sonsuza kadar çıplak bir şekilde taşıyamaz. Kendimizi, kalbimizi ve kırılganlığımızı korumak adına farkında olmadan bazı koruyucu kalkanlar geliştiririz. Duyulmayan bir insan, zamanla şu üç belirgin halden birine veya birkaçına dönüşebilir:A. Kendi Sesini Susturan ve "Aşırı Uyumlu" Hale Gelen İnsanDinlenmediğimizi ve iç dünyamızın önemsenmediğini hissettikçe, kendi özgün ihtiyaçlarımızı derine, çok daha derine gömeriz. Sevilmek, kabul görmek, çatışmadan kaçınmak ve terk edilmemek için başkalarının beklentilerine uygun davranmayı bir hayatta kalma stratejisi olarak benimseriz.Bu insan, etrafındaki herkesin ihtiyacını sezen, herkese "evet" diyen, kendi kırgınlığını gizleyip başkalarının neşesini besleyen birine dönüşür. Dışarıdan bakıldığında inanılmaz derecede "uyumlu", "düşünceli" ve "kusursuz" görünür. Oysa bu uyumun arkasında, kendi sesini tamamen kaybetmiş, ne istediğini, neye öfkelendiğini ve kim olduğunu unutmuş yaralı bir ruh yatar. Başkalarını memnun etmek adına her gün kendine "hayır" diyen bu insan, kendi hayatının öznesi olmaktan çıkıp başkalarının hikayesinde figürana dönüşür.B. Kabuğuna Çekilen ve Buz Kesen İnsan"Nasıl olsa beni kimse duymuyor, nasıl olsa kimse anlamayacak" düşüncesi bir kez zihne yerleştiğinde, kişi kalbinin etrafına yüksek ve kalın duvarlar örmeye başlar. Bir daha hayal kırıklığı yaşamamak, yeniden incinmemek ve o görünmezlik hissiyle yüzleşmemek için çözümü insanlardan uzaklaşmakta bulur.Bu dönüşümde insan, fiziksel olarak kalabalıklar içinde bulunsa bile duygusal olarak buz keser. İlişkilerini yüzeysel bir seviyede tutar, kimsenin o gizli çemberin içine girmesine izin vermez. İçindeki fırtınaları, yalnızlığı ve incinmişliği dışarıya asla yansıtmaz. Dışarıdan "güçlü", "kendi kendine yeten" ya da "mesafeli" görünen bu kalkan, aslında derin bir yalnızlığın ve çaresizliğin üzerini örten duygusal bir yalıtımdır.C. Fısıltısı Çığlığa Dönüşen ve Öfkelenen İnsanİnsanın içindeki ihtiyaçlar, duygular ve sınır ihlalleri nazik yollarla ifade edildiğinde duyulmuyorsa, beden ve ruh bu durumu sonsuza kadar sessizce izlemez. Bir zamanlar fısıltı olan o kırgınlıklar, zamanla birikir ve en sonunda kontrol edilemez öfke patlamalarına dönüşür.Sürekli anlaşılmayan bir insanın aniden gösterdiği sert tepkiler, hırçınlıkları ya da sabırsızlıkları dışarıdan bakıldığında "aşırı" veya "nedensiz" bulunabilir. Oysa o öfkenin hemen arkasında duran şey, geçmişte defalarca duyulmamış, yok sayılmış ve çaresiz kalmış çocuksu parçamızın "Lütfen artık beni görün, lütfen sesimi duyun!" diye atan kalbidir. Öfke, duyulmamanın yarattığı çaresizliğin en son ve en gürültülü çığlığıdır.En Büyük İhmal: Kendi Sesimize Kulak TıkamakGörünmezliğin ve anlaşılmamanın yarattığı acıyla yaşarken, sıklıkla gözden kaçırdığımız çok derin bir gerçek vardır: Biz ne zaman kendi içsel sesimizi duymayı bıraktık?Başkalarının bizi dinlemesini, anlamasını ve onaylamasını beklerken; farkında olmadan kendi kendimize en büyük sağır dönüşebiliriz. Bedenimiz bize her gün fısıldar:Omuzlarımızdaki yük ağır geldiğinde kaslarımız sertleşir.Bir ilişki ya da ortam bize iyi gelmediğinde midemize bir düğüm oturur.Sürekli koşturmaktan ve kendimizden vermek yorulduğumuzda derin bir tükenmişlik hissederiz.Tüm bu fısıltılara rağmen, günlük hayatın hızı, başkalarını memnun etme telaşı ve zihnimizdeki "şöyle olmalısın" diyen acımasız sesler yüzünden kendi içimize kulak tıkamaya devam ederiz. Kendi duygusuna alan açmayan, kendi kırgınlığına şefkat göstermeyen ve kendi bedeninin sinyallerini görmezden gelen bir insan; başkalarının kendisini tam olarak anlamasını sağlasa bile içindeki o derin boşluk kapanmaz.İyileşme, başkalarının kulağını kendimize çevirmekle değil; kendi içimize dönüp kendi özümüzü dinleyecek cesareti göstermekle başlar.Kendi Sesini Bulmak ve Hakiki Bağlar Kurmak: Dönüşüm YoluEğer siz de hayatınızın bir döneminde veya tam da şu an duyulmadığınızı, anlaşılmadığınızı ve yalnız kaldığınızı hissediyorsanız; bu durumu değiştirmek için atabileceğiniz şefkatli ve dönüştürücü adımlar var. Bu adımlar, dışarıdaki gürültüyü bir anlığına durdurup kendi varlığınıza kucak açmanızla ilgilidir.1. Nazikçe Yavaşlayın ve DurunGünlük hayatın koşuşturmacası içinde sürekli bir şeylere yetişmeye, her beklentiyi karşılamaya çalışırken kendi sesimizi duymamız imkansızdır. Gün içinde sadece birkaç dakikalığına durun. Derin bir nefes alın. Bedeninizin oturduğu sandalyeyle, bastığı yerle temasını hissedin. Zihninizdeki zorunluluk listelerini bir kenara bırakıp sadece "şu an"da var olmayı deneyimleyin.2. Kendi Bedeninize ve Duygularınıza SorsunKendinize gün içinde sık sık şu soruyu sorun: "Şu an gerçekten ne hissediyorum ve neye ihtiyacım var?" Gelen cevabı yargılamadan, "böyle hissetmemeliyim" demeden kabul edin. Eğer üzgünseniz üzüntünüze, kırgınsanız kırgınlığınıza alan açın. Tıpkı ağlayan küçük bir çocuğun başını okşar gibi, kendi duygunuzun yanında durun.3. Kendinize Şefkatli Bir Dokunuş SununYalnız ve anlaşılmamış hissettiğiniz anlarda, fiziksel şefkatin gücünü hafife almayın. Bir elinizi göğsünüzün üzerine, kalbinizin tam ortasına koyun. O dokunuşun sıcaklığını, kalbinizin atışını hissedin. Kendinize içinizden sakin ve yumuşak bir tonla şunları söyleyin: "Seni duyuyorum. Şu an zorlandığını biliyorum ve ben senin yanındayım."4. Şefkatli Sınırlar Çizmeyi ÖğreninDuyulmamanın en büyük sebeplerinden biri, sınır çizememektir. Başkalarını hayal kırıklığına uğratma korkusuyla kendi ihtiyaçlarımızdan ödün verdiğimizde, zamanla resentment (hınç) biriktiririz. Sevgiyi kaybetme korkusuyla sürekli "evet" demek yerine; kendi ruh sağlığınızı korumak adına nazik ama net "hayır"lar demeyi deneyin. Unutmayın ki, kendinize verdiğiniz gerçek bir "evet", başkalarına diyeceğiniz şefkatli bir "hayır" ile başlar.5. Sizi İçtenlikle Dinleyen Güvenli Alanlar SeçinHerkes bizi anlamak zorunda değildir ve ne yazık ki her insan derin bir dinleme kapasitesine sahip değildir. Sizi sürekli küçümseyen, sözünüzü kesen ya da hissettiklerinizi yok sayan ilişkileri gözden geçirin. Sizi olduğunuz gibi kabul eden, yargılamadan dinleyen, alan açan insanlarla bağlarınızı güçlendirin. Eğer çevrenizde böyle bir alan yoksa, bir terapist ile kuracağınız o güvenli ve aynalayan ilişki, kendi sesinizi yeniden keşfetmeniz için harika bir başlangıç noktasıdır.Son Söz: Kendinize Verdiğiniz Şefkatli RandevuAnlaşılmadığınızı, sesinizin gürültüde kaybolduğunu hissettiğiniz anlarda hatırlayın: Siz başkalarının aynasında yansıyan siluetinizden çok daha fazlasınız. Değeriniz, bir başkasının sizi ne kadar anladığıyla veya onayladığıyla azalıp çoğalmaz.Bugün başkalarının sizi duyması için çabalamayı bir anlığına bırakın. İçinizdeki o yalnız, kırgın ama bir o kadar da özgün parçaya dönün ve ona şu sözü verin: "Artık seni duyuyorum. İçindeki fısıltıları, yorgunlukları ve arzuları dinlemeye hazırım."Kendi içsel sesinize vereceğiniz bu küçük ve şefkatli randevu; maskeleri bırakmanın, kendi hikayenizin başrolü olmanın ve bu gürültülü dünyada kendi benzersiz melodinizi özgürce söylemenin ilk adımıdır.Günün Sorusu: Bugün başkaları tarafından duyulmaktan vazgeçtiğiniz için susturduğunuz hangi parçanıza; dinleyen, anlayan ve kucaklayan bir şefkatle kulak vereceksiniz?

Sevme Sanatı ve İnanmanın Gücü: Tohumu Kendi Renginde Yeşertmek

Bir bahçedeki tohumu düşünün. Bir filizin ne zaman ve ne renkte çiçek açacağını önceden belirleyip onu dışarıdan zorla çekerek büyütemezsiniz. Yapabileceğiniz tek şey; toprağı havalandırmak, ona ihtiyacı olan suyu ve güneş ışığını vermek ve kendi doğasında serpilmesine sabırla tanıklık etmektir. İnsan ruhu da tıpkı o tohum gibidir. Erich Fromm, Sevme Sanatı adlı eserinde insana ve ilişkilere dair şu derin hakikatin altını çizer: "Eğitim, bir çocuğa özel yeteneklerinin farkına varması için yardım etmektir. Eğitimin zıddı ise yönlendirmedir."İlk bakışta sadece okul duvarlarını veya ders kitaplarını çağrıştıran bu cümle, aslında ebeveynlikten dostluğa, evlilikten kendimizle kurduğumuz bağa kadar tüm yaşamımızı kucaklayan büyüleyici bir ilkedir. Bir insanı kendi zihnimizdeki ideal kalıplara sığdırmaya çalışmak, onu kendi beklentilerimize göre biçimlendirmeye zorlamak bir "eğitim" değil, örtük bir yönlendirme ve müdahaledir. Oysa onun içinde zaten var olan potansiyeli görmek, korkularını yatıştırmak ve kendi renginde çiçek açmasına izin vermek gerçek sevgidir. Bu yaklaşım, hem bir çocuğa duyulan inancın hem de insanın kendi özüne gösterdiği güvenin hayatı nasıl bereketli, üretken ve anlamlı bir yolculuğa dönüştürdüğünü gözler önüne serer.1. Kendi Kalıbına Zorlamak mı, Özüne İnanmak mı?Bir çocuğun veya bir yetişkinin gözlerinin içine bakıp "Sana inanıyorum" demek, sadece kuru bir temenni ya da anlık bir övgü sözcüğü değildir. Gerçekten inanmak; karşıdakini değiştirmeye, yontmaya veya kendi zihnimizdeki "mükemmel" taslağa uydurmaya çalışmadan, onu olduğu gibi kabul ederek kendi yolunu çizmesine alan açmaktır. Ne yazık ki günlük hayatın koşturmacası içinde sevgimizi ve onayımızı çoğu zaman görünmez şartlara bağlarız. Çocuğumuzdan bizim hayal ettiğimiz mesleği seçmesini, partnerimizden bizim duygu dünyamıza uymasını, hatta kendimizden hiç hata yapmayan kusursuz bir robot olmamızı bekleriz. Ancak yönlendirmenin ve kalıplara zorlamanın başladığı yerde, insanın özgün yaşam enerjisi çekilmeye ve içindeki o doğal coşku donmaya başlar.Oysa bir insana ve onun içsel gücüne gerçekten inanıldığında, ortaya tarif edilmez bir üretkenlik çıkar. Burada bahsettiğimiz üretkenlik; sadece saat gibi çalışan soğuk bir performans ya da sürekli bir şeyler başarma hırsı değildir. Üretkenlik, insanın kendi potansiyelini korkusuzca dışarı vurması, neşeyle, hevesle hayat katarak yeni bir şeyler ortaya koyabilmesidir. Başarısızlık korkusu ve "beğenilmeme" kaygısı üzerimizden kalktığında, zihnimiz ve kalbimiz özgürleşir. Kendisine samimiyetle inanıldığını hisseden bir çocuk da, kendi yeteneklerine güven duyan bir yetişkin de hata yapmaktan korkmaz; denemekten, üretmekten ve hayatın içinde kendi kimliğiyle var olmaktan derin bir haz alır.Nitekim Arno Gruen, Empatinin Yitimi eserinde bu durumun toplumsal ve ruhsal boyutuna dikkat çeker. Gruen’e göre, bir bireyin kendi otantik duygularını yaşamasına izin verilmeyip dışarıdan dayatılan kalıplara zorlanması, insanın hem kendi özüyle hem de başkalarıyla kurduğu duygudaşlık (empati) bağını koparır. Kendi içsel duygusal sınırları ihlal edilen çocuk, yetişkinlikte diğer insanları anlama ve şefkat gösterme kapasitesini yitirerek onları denetleme veya kendi zihnindeki rollere uydurma eğilimi geliştirir. Oysa gerçek empati; bir insanı kendi beklentilerimize uydurmaya çalışmak değil, onun duygusal gerçekliğini ve kırılganlığını olduğu gibi kabullenebilmektir.2. İki Kişilik Bir Sığınak Değil, Hayata Açılan Bir Kucak: Sevginin Sosyal YüzüGünümüzün hızlı ve yalnızlaşan dünyasında sevgi, sıklıkla dışarıdaki karmaşadan kaçıp sığınılacak iki kişilik korunaklı bir liman gibi algılanıyor. "Biz bize yetelim, dışarıdaki fırtına bizi ilgilendirmez" düşüncesi, sevgiyi bireysel bir kaçışa veya bencilce bir ortaklığa dönüştürme riski taşır. Erich Fromm’un ustalıkla vurguladığı gibi, gerçek sevgi kapıları dış dünyaya kapatan iki kişilik bir sığınak değil; insanı hayata, doğaya ve topluma bağlayan en güçlü sosyal olgudur.Sevgi, tek bir kişiye odaklanan dar bir duygu değil; insana ve yaşama karşı takınılan genel bir duruştur. Bir çocuğa gösterdiğimiz şefkat, aslında geleceğin dünyasına olan inancımızdır. Bir dostumuza verdiğimiz değer veya bir yabancıya gösterdiğimiz nezaket, toplumsal iyileşmenin görünmez harcıdır. Gerçek anlamda sevmeyi ve inanmayı öğrenen bir insan, kendi kabuğuna çekilmez; aksine etrafındaki herkesle, toplumuyla ve çevresiyle daha derin, daha yapıcı bağlar kurar. Sevgi bireysel bir kıvılcım olarak başlasa da, paylaşıldıkça çoğalan, toplumu bir arada tutan ve birlikte var olma kültürünü besleyen sosyal bir güce dönüşür.3. "Sen Varsın ve Kıymetlisin": Ötekinin Varlığıyla Yeşermekİnsan, tek başına duran, dünyadan yalıtılmış bir ada değildir. Büyümek, kendimizi keşfetmek ve üretmek için her zaman bir başkasının varlığına, onun bizi onaylayan, sıcak bakışına ihtiyaç duyarız. Bir bebeğin dünyadaki ilk günlerinden itibaren en temel ruhsal gıdası, annesinin gözlerinde kendi varlığının kabul gördüğünü hissetmektir. Bir insanın "Sen varsın, buradasın ve senin varlığın bu dünya için kıymetli" mesajını alması, onun hayat boyu taşıyacağı zihinsel omurgasını oluşturur.Karşıdakinin varlığını sadece kendi ihtiyaçlarımıza hizmet ettiği sürece değil, onun kendi özgün dünyası için değerli görmek sevgiyi olgunlaştırır. Bir öğretmen öğrencisine, bir ebeveyn çocuğuna, bir dost arkadaşına bu gözle baktığında; aradaki ilişki bir güç savaşı olmaktan çıkar, birbirini besleyen zengin bir buluşma alanına dönüşür. Karşıdakinin varlığına duyduğumuz içten saygı, kendi varlığımızı da zenginleştirir. İki insanın kendi sınırlarını koruyarak, birbirinin ışığını gölgelemeden yan yana durabilmesi ve birbirinin gelişimine neşeyle tanıklık etmesi, insan olmanın en zarif deneyimidir.Bir Davet ve Kendime SoruSevgili Okur; ister bir anne-baba olun, ister bir öğretmen, ister kendi içsel yolculuğunda ilerleyen bir yolcu... İçinizdeki veya karşınızdaki o eşsiz potansiyeli yönlendirmeye, kendi zihninize göre yontmaya çalışmadan önce durup derin bir nefes alın. Hayatın en güzel ve kalıcı ürünleri, özgür bırakılan ve karşılıksız bir inançla beslenen topraklarda yetişir.Bu hafta boyunca kendi iç dünyanızda ve sevdiklerinizle temas kurarken şu soruyu aklınızda tutmayı deneyin:"Bugün sevdiklerimle ve kendimle ilişki kurarken onları kendi zihnimdeki kalıplara sokmaya mı çalışıyorum, yoksa oldukları gibi gelişmelerine ve kendi ışıklarını parlatmalarına sevgiyle alan açıyor muyum?"