İçeriğe geç
  1. Uzmanlar
  2. Nihal ARAPTARLI
  3. Blog Yazıları
  4. Çocuklarda Sorumluluk Duygusu Ve Kişilik Gelişimi

Çocuklarda Sorumluluk Duygusu Ve Kişilik Gelişimi


"O DAHA ÇOCUK, KENDİ BAŞINA KARAR VEREMEZ" 

 

‘Sorumluluk’ kelimesi bize ne anlam ifade ediyor? Bir başka deyişle, sorumluluğunu bilen bir çocuktan neler bekleriz?  

İlköğretim dördüncü sınıfa giden bir öğrencinin annesi çocuğuyla övünürken şöyle diyordu: "Benim oğlum sınıfının birincisidir. Derslerini bitirmeden içi rahat etmez. Sözümüzden dışarı çıkmaz. Nazik ve saygılıdır. Odası ve eşyaları daima temiz ve düzenlidir. Boş zamanlarında müzik dersleri aldırıyoruz, çok iyi piyano çalar. Elimizden geldiğince ona herşeyin en iyisini vermeye çalışıyoruz. Kısacası, beyefendi, benim oğlum sorumluluklarını bilen bir çocuktur." 

Anneyi dinledikten sonra, "Hanımefendi," dedim, "bu saydığınız özellikler bizim pedagojik anlamda ifade ettiğimiz sorumluluk kavramına girmez. Biz, sorumluluk derken daha başka şeyler kastederiz. Pedagojide çocuğunuzun müzik dersleri alması fazla önemli değildir. Önemli olan, müzik dersleri almaya kendisinin karar verip vermediği, yani buna istekli olup olmadığıdır." 

Anne bu açıklamamı anlamsız bulmuş olacak ki, itiraz etti: "O daha çocuk efendim, kendisi nasıl karar verecek?" (Evet, anne babaların çocuk adına karar verirken sığındıkları savunma budur: "O daha çocuk, kendi başına nasıl karar verecek?") 

Anneye sordum: "Çocuğunuzun derslerine yardım eder misiniz?" 

Hanımefendi gururla cevap verdi: "Elbette, dersleri o kadar ağır ve ödevleri o kadar çok ki, bizim yardımımız olmadan bitiremez." (Evet, çoğu anne babalar da böyle yapıyor, çocuklarının ödevi bitmeden içleri rahat etmez.) 

Sormaya devam ettim: "Çocuğunuz yazılı veya sözlü bir sınavdan düşük not aldığını söylese ne yaparsınız?" 

Anne böyle bir soru beklememiş olacak ki, şaşırdı. Sesini yükselterek, "Benim çocuğum zayıf not almaz" dedi, "çünkü o çok çalışıyor." (Evet, çoğu ailelerde çocuğun zayıf not alma özgürlüğü yoktur. Zayıf alan çocuk sorumluluğunu yerine getirmemiş sayılır, bu yüzden cezayı veya en azından azarlanmayı hak etmiştir.) 

Sorumluluk ile kişilik birbirini tamamlayan iki özelliktir. Kişilik sahibi olunmadan sorumluluk kazanılamaz. Peki, nedir kişilik? Söz sahibi olmak, kendi başına karar verebilmek, istemediği bir teklifle karşılaştığında ‘hayır’ diyebilmek, adam yerine konmak, kendisine saygısı ve özgüveni olmak, sevildiğini ve önemsendiğini bilmek... Bir öğrenci çok çalışıyor, iyi notlar alıyor, anne babasına ve öğretmenlerine karşı saygılı davranıyor olabilir; bu onun sorumluluk sahibi biri olduğu anlamına gelmez. 

Sorumluluk duygusu ana rahminde başlar dersem, fazla abartmış olmam. Son araştırmalar, ana rahmindeki embriyonun annenin duygularını hissettiğini ve paylaştığını gösteriyor. Buna göre, irade dışı ana rahmine düşmüş bir embriyo annenin hamileliği arzu etmediğini hissedecek, doğumdan sonra anneye karşı evlatlık sorumluluğu duymayacaktır. 

 

"ONUN İÇİN DOĞRU OLANI YAPIYORUZ"  

 

İstenen ve arzu edilen bir çocukta neden sorumluluk duygusu gelişmez? Çünkü, anne baba, "Çocuktur, anlamaz; biz onun adına doğru olanını yapıyoruz" diyerek çocuğun bütün sorumluluklarını üzerlerine alırlar. Yemeğinden giyimine, ev ödevlerine, hobi ve arkadaş seçimine kadar, çocuk adına herşeye anne baba karar verir. Bu kararlara uyan çocuk sevilir, uymayan çocuk sevilmez. Eğer anne "Tabağındakini bitirmeden sofradan kalkmayacaksın!" diyorsa, yemeği sevmediği veya tok olduğu halde tabaktakini bitiren çocuk, söz dinleyen, sevilen, uysal, sorumlu bir çocuktur. "Hayır, ben bu yemeği sevmiyorum; sevmediğim bir yemeği bitirmek zorunda değilim!" diyen çocuk da sevilmeyen, dikbaşlı, sorumsuz bir çocuktur. Bir gün erkek kardeşimin evinde iken, gelin hanımın elinde yemek dolu kaşıkla çocuğu kovaladığını gördüm. Sizin anlayacağınız, zorla yemek yedirmeye çalışıyordu. Gülerek çocuğa seslendim: "Koş aslanım, yakalanma; acıkma özgürlüğü adına koş!" 

Konferanslarımda hanım dinleyicilerime (kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla kabilinden) diyorum ki: "Eğer yemek seçen, her yemeği beğenmeyen mızmız bir kocanız varsa, bunun sorumlusu kaynanalarınızdır. Adamcağıza çocukluğunda acıkma özgürlüğü tanımamış, zorla ağzına mama ve yemek tıkıştırmışlardır." 

Anne baba ile çocuklar arasında, kişilik ve sorumluluktan kaynaklanan problemler çoğunlukla ilkokuldan sonra başlıyor. İlkokul sıralarında bize gelip de çocuklarının ders çalışmamasından ve söz dinlememesinden yakınan veliler çok azdır. Anne baba ile çocuk arasındaki çatışmalar neden daha önce değil de ortaokul ve lise sıralarında ortaya çıkar acaba? 

Millî Eğitim Bakanlığı müfettişleri ilkokul ve ortaokul kelimelerini telaffuz etmemize kızıyorlar, "İlkokul ve ortaokul yok; ilköğretim var!" diyorlar. Kendi açılarından haklı olabilirler, ancak çocuk davranış bilimleri açısından bir yıl bile uzun bir zamandır. Öyle ki, çocuk gelişimini anlatırken bazen aylara inmek zorunda kalırız. Sekiz yıl gibi uzun bir zamanı ‘ilköğretim’ adı altında nasıl tek peryotta ele alabiliriz? İlkokul ile ortaokulu ayırmadığımız zaman ‘ön-ergenlik’ çağını anlatamayız. 

Çocukların ders çalışmamaları ve söz dinlememeleri, bir başka deyişle anne baba ile çatışmaya girmeleri, ön ergenliğe geçişte (12-14 yaşlarda) başlıyor. Bu da, tahmin edeceğiniz gibi, ortaokul sıralarına rastlıyor. Peki, ergenliğe geçişte bütün çocuklar anne baba ile çatışma yaşar mı? Hayır, hepsi yaşamaz. Kişiliği gelişmiş, kendine güveni olan, ailede kendisine değer verildiğini ve sevildiğini bilen, sorumluluk duygusu kazanmış çocuklar ergenliğe geçişi kolay atlatırlar. Bu çocuklara ders çalışmalarını hatırlatmaya, tepelerine dikilip ödevlerini yaptırmaya gerek kalmaz. 

Çocukta kişilik gelişimi doğumdan itibaren başlar ve altı yaşlarında büyük çapta tamamlanmış olur. Buna göre bir çocuk okula ya silik, bağımlı, gölge bir kişilik ya da kendine özgüveni olan, sorumluluk sahibi, bağımsız bir kişilik kazanmış olarak başlar. 

Gölge kişilikli çocuk anne baba yardımı olmadan ödevlerini yapamaz. Devamlı anne baba kontrolünde ders çalışır. Okulda öğretmeninden ‘aferin’ veya ‘yıldız’ aldığı zaman eve gelir gelmez anne ve babasına aldığı ‘aferin’i ve ‘yıldız’ı haber verir, onları sevindirir. Çünkü bu aferin veya yıldız kendisine ait değil, anne babaya aittir. Güdümlü bir kişiliğe sahip çocuklar ders çalışma alışkanlığı kazanamadıkları gibi, aldıkları başarılardan da zevk duymazlar. Başarı gibi görünen bütün çabaları anne babalarını memnun etmek ve onların sevgisini kazanmak içindir. Sınavda zayıf aldıkları zaman, zayıf aldıkları için değil, anne babanın sevgisini ve desteğini kaybetmekten korktukları için üzülürler. 

 

"HAYIR, ÖYLE DEMEK İSTEMİYORSUN"  

 

Anne baba olarak çocukların duygularını rahatça ifade etmelerine izin vermediğimiz zaman ilk hatamızı işlemiş oluyoruz. Dört yaşlarında bir kız çocuğu, yeni doğan kardeşini kıskandığını şu sözlerle açığa vuruyordu: "Anneciğim bu çirkin bebeğin ağlamaları beni sinir ediyor, götürüp hastaneye geri verelim." Anne, gülerek, "Aslında bunu yapmamızı istemiyorsun, değil mi? Daha bu sabah kardeşini sevdiğini söylemiştin, unuttun mu?" diyerek çocuğun duygularını bastırıyordu. Anne burada gerçek dışı davranmış, çocuğun duygularını inkâr etmişti. Bu yaklaşımla çocuğun kıskançlık duygusunu yok edeceğini zannediyordu. Anne, çocuğun duygularını inkâr etmek yerine şöyle diyebilirdi: "Neden onu hastaneye geri götürmemizi istiyorsun? Yoksa onu senden daha çok sevdiğimizi mi sanıyorsun?" 

Bir öğretmen arkadaş anlatıyor: 

"Okumuş insanlar olarak biz bile çocuk eğitiminde hata yapıyoruz. Dün akşam, ilkokul üçüncü sınıfa giden kızımla eşim arasında geçen bir çatışmaya şahit oldum. Kızım yatmaya giderken annesi bağırdı: ‘Ödevini yaptın mı?’ Çocuk kızgın bir ses tonuyla ‘Evet yaptım!’ diye karşılık verdi. Annesi, ‘Ama ben görmedim’ dedi. Çocuk sesini iyice yükselterek, ‘Yaptım diyorum ya!’ diye bağırdı. Kızım tepki göstermekte haklıydı, annesi kendisine güvenmediği için onuru incinmişti. Ancak eşim mantıklı düşünmek yerine otoritesini kullanmaya yöneldi: ‘Bacak kadar boyunla annene nasıl cevap veriyorsun, gelirsem yanına o bağıran ağzını yırtarım!’ Çocuğun yanında eşimi eleştirmek istemediğim için yumuşak bir sesle, "Hanım, kızımız yalan söylemez, yaptım diyorsa yapmıştır, birbirinizi üzmeyin" dedim. Eşim aynı kızgınlıkla bana döndü. ‘Bu çocuğu sen şımartıyorsun! Senden yüz bulduğu için bana böyle cevap veriyor,’ dedi. Bu şartlar altında problemi çözmek mümkün değildi. Ne yapacağımı bilemedim. Üçümüz de gergin bir gece geçirdik." 

Çoğu anne babalar çocuğa nasıl yaklaşacaklarını bilemiyorlar. Kaş yapayım derken göz çıkardıklarının farkında değiller. 

 

"O ZAYIF ALIYOR, BEN ÜZÜLÜYORUM" 

 

Çocuk ilkokula başladığı günden itibaren, sanki okula başlayan kendileriymiş gibi, bütün sorumluluğu anne baba üstlenir. Ödevini yapmadığı zaman anne baba huzursuz olur. Çocuğun tepesine dikilip ödevini yaptırmadıkça içleri rahat etmez. Aslında çocuk adına sorumluluğu üstlenme tâ bebeklikten itibaren başlar. Anne yedirir, anne giydirir, anne tuvalete götürür. Çocuk adına herşeye anne baba karar verir. Çocuğa seçme hakkı verilmez. Tok olduğu halde anne elinde kaşık çocuğun ağzına zorla mama tıkıştırır. Üşümediği halde üstüste kazak giydirerek çocuğu terletir. Çocuğa hediye verildiğinde, çocuktan önce anne baba atılır: "Amcaya teşekkür et." 

Her ihtiyacı anne baba tarafından karşılanan, devamlı neyi nerede ve nasıl yapacağı kendisine hatırlatılan, yanlış yaptığında azarlanan ve kınanan çocuklar gölge bir kişiliğe sahiptir. Anne babaya sormadan bir iş yapamazlar, kendilerine güvenleri yoktur. Karşılaştıkları bir problemi çözmekte güçlük çekerler. Böyle çocuklarda okul korkusu çok yaygındır, okula uyum sağlamakta zorluk çekerler. 

Sorumluluk duygusu kişilik gelişimiyle doğrudan orantılıdır. Duygularını, tepkilerini rahatça ifade etmesine, gerektiğinde ‘hayır’ demesine izin verilmeyen çocuklarda bağımsız bir kişilik gelişmediği için sorumluluk duygusu da kazanamazlar. Aşırı korumacı ve müdaheleci anne babalar çocuklarında köle bir kişilik geliştirdiklerinin farkında değildir. Kendi anne babalarından böyle gördükleri için çocuk yetiştirmenin doğru yolu bu zannederler. Baskı ve yönlendirme ile büyüdükleri için kendi duygularıyla bile nasıl başa çıkacaklarını bilemezler. 

Yeni evlenen okuyucularıma derim ki, bari anne ve babalarınızın düştüğü hatalara siz düşmeyin. Çocuk eğitiminde yapılan hataları sonradan telafi etmek mümkün değildir, çünkü çocuğun kişiliğine işlemiş bulunmaktadır. Aşırı koruma ve müdahele ile çocuklarınızın kişiliğini öldürmeyin. Ölü kişilikli, köle ruhlu insanların ne kendisine, ne insanlığa bir faydası olur. Köle zihinli insanlar, emir almaya ve aldıkları emri yerine getirmeye alıştıkları için ancak dikta rejimlerinin işine yarar. 

 

 

Çocuklarınızda sorumluluk duygusunu geliştirmek için neler yapıyorsunuz? Bazı anne babalar çocuklarına bir evcil hayvan alıp bakımını üstlenmesini sağlıyorlar. Böylece sorumluluğunun gelişeceğine inanıyorlar. Ama bu çok eksik bir yöntem. Sakıncaları da olabilir. Çünkü çocuk sadece kendisine ait varlıklara karşı duyarlı kalabilir. Çevresinde olup bitenlere karşı herhangi bir sorumluluk hissetmeyebilir. 

Öncelikle kendinizi eğitmelisiniz. Sizin davranışlarınızda çocuk ne görüyorsa onu kapacaktır. Siz sokağa çöp atıyorsanız çocuğunuz çevre temizliğine karşı duyarlı olmayacaktır. Çöp atmayı sadece evde biriken çöpler olarak anlamayın. Sokakta yürürken yediğiniz bir şeyin kâğıdını yere atmak da sokağa çöp atmak demektir. 

Trafik kurallarına uyma sorumluluğunuz ne derecede yerinde? Çocuğunuz bu konuda sizi iyi örnek alabiliyor mu? 

Sağlığınıza çok önem veriyor musunuz? İçkiden sigaradan uzak duruyor ve bunların insan sağlığına ne denli zararlı olabileceği konusunu çocuklarınızın yanında ara sıra gündeme getiriyor musunuz? 

Evinizde eşinizle görev dağılımı yapıp her biriniz üzerinize düşen görevleri titizlikle yerine getiriyor mu? 

Hasta yakınlarınızı ziyaret edip onların bir ihtiyacı olup olmadığını soruyor musunuz? 

Aile büyüklerinize ve komşularınıza olan sevginiz, saygınız ve onlarla olan iletişiminiz ne kadar sağlıklı? 

Faziletli davranışları her gün uygulamak için vesileler arıyor musunuz? Hani Müslümanlıkta vardır “Bugün Allah için ne yaptın?”.. Bir de hayırlı işler yapıp sevap kazanma gayreti. Aynen dindar Müslümanlar gibi (ister Müslüman olun ister olmayın) her gün kendinize ve diğer insanlara, hatta hayvanlara ve bitkilere faydalı olabileceğiniz aktiviteler arayın bulun yapın. Çocuğunuz sizden bunları görmeli. 

Bütün bunları siz yaşamalı ve “yaşadığınız güzellikleri” çocuğunuzla birlikte yaşayarak, bunların önemini çocuğunuza anlatarak onlardaki sorumluluk duygusunu ancak bu şekilde geliştirebilirsiniz. 

Çocuğunuzda sorumluluk duygusu geliştirmek sizin aslî görevinizdir. Böyle ciddi bir vazifeyi okuldan, öğretmenlerden beklemeyin. Onlar zaten elinden geleni yapacaklardır ama çocuk sizde gördüklerini hayatına geçirebilir. 

Bazı önemli tavsiyeler: 

1- Çocuğunuzla alışverişe çıkın. En başta ona şu kadar paramız var, bunun tümünü harcamamalıyız ki önümüzdeki günlerde daha rahat edelim gibi sözler söyleyin. Alışveriş ederken almayacağınız bir şeyi çok beğenmiş gibi yapın. Sonra bunu almakla parayı boşa harcayacağınızı, esas gerekli ihtiyaçlarınızı alamayacağınızı ona anlatın. Bir yandan da o şeyi almadığınız için üzülmüş gibi yapın. Çok istiyorum çok sevdim ama almamam gerekiyor deyin. Böylece çocuğunuz sizden hem sorumluluk duygusu kazanacak hem de iradesini kullanmayı öğrenecek. 

Alışverişte ona “marka” giysilerle sıradan giysiler arasında aslında fark olmadığını ama marka giysilerin ne kadar pahalı olduğunu uygulayarak gösterin. Marka olmayan bir eşya alarak fiyat farkı ile ne kadar kazançlı olduğunuzu çocuğa anlatın, sonra o fark parayla ona çok sevineceği bir şey alın. Aldıktan sonra “Bak eğer o pahalı şeyi alsaydık sana bunu alamazdım” deyin. Böylece küçük yaşta marka özentiliğinden onu kurtarmış olursunuz. 

2- Maddi durumunuz iyi olmasa bile mutlaka yardım edebileceğiniz insanlar vardır. Ayda bir iki defa yoksul bir çocuğa veya yetişkine onun ihtiyaç duyduğu bir şeyler hediye ederek insanlara yardım etmenin, insan sevindirmenin mutluluğunu çocuğunuza tattırın ve aşılayın. Ayrıca kendisi kadar şanslı olmayan çok sayıda insanlar olduğunu çocuğunuza iyice belletin. 

3- Çevrenizde sokakta yaşayan hayvanlar varsa onları çocuğunuzla beraber doyurun. Bu hareketin ne kadar güzel olduğunu anlatın. 

4- Akranlarıyla iyi geçinme, dost kazanma ve dostlarına faydalı olma yönünde çocuğunuza iyi tavsiyeler verin. İnsanın arkadaşına karşı olan sorumlulukları anlatın. Uygulamasını sağlayın. Arkadaşlarıyla oynarken ise aralarına girmeyin, izlemiyormuş gibi yapın. Yanlışları varsa daha sonra düzeltmeye çalışın. Gerekiyorsa psikologlardan yardım almaktan çekinmeyin, bunu ihmal etmeyin. 

5- Çocuk yetiştirirken zerre kadar kız erkek ayrımı yapmayın. Elbette kıyafet ve saç şekli açısından farklılık gözeteceksiniz. Ama şu erkek işidir, şu kız işidir gibi şeyler öğretmeyin. Ev işlerini yapmada ikisini de aynı şekilde görevlendirin. Önce çok kolay ev işlerini az yaptırın, yaşları ilerledikçe daha zor ev işlerini çocuklarınızla beraber yapın. Çok zengin bile olsanız her işinizi temizlikçilere bırakmayın. Ailecek ciddi ve kararlı görev dağılımları ile bütün ev işlerinizi beraber yapın. Aile bütünlüğü, aile içi yakınlık gibi güzellikleri çocuklara verebilmek için bu çok iyi ve etkili bir yoldur. Bu şansı sakın elden kaçırmayın. 

Çocuğa Sorumluluk Kazandırma 

Sorumluluk bireyin yaş, cinsiyet ve gelişim düzeyine uygun olarak yüklendiği yüklenmek zorunda olduğu görevleri yerine getirmesidir.Bu duygu erken çocukluk devrelerinden itibaren çocukta gelişir. İki buçuk yaşından itibaren,çocuğun döküp saçacağını bile bile ona kendi başına yemek yeme fırsat tanıma,döktüğü oyuncaklarını toplamasını bekleme,kendi odası ve yatağını kabullenmesini sağlama sorumluluk alma sürecinde çocuğu cesaretlendirir ve olumlu yol kat etmesini sağlar.Böylece çocuk kendini yöneteceğinden güven duygusunu kazanır.Aile içi iletişim -etkileşim sonucunda çocukta "ben değerliyim"ya da "ben değersizim" DUYGUSU GELİŞİR.Çocuğun kendini önemli hissetmesi onun kişilik gelişimi veya sosyal ilişkileri açısından önemlidir.Çocuğun kendini değerli olarak görmesi,öncelimle yakın çevresinden kabul görmesine bağlıdır.Bunun içinse çocuğa uygulama fırsatı tanınmalıdır.Dilendiğince giyinen,giysisini seçen ,istediği resmi yapan,yemeğini baskısız yiyen,hareketlerine katı sınırlar getirilmeyen,kişiliğine saygı gösterildiğini gören ve kendini özgürce ifade eden çocuk "ben değerliyim"diye düşünür.Bu da onu başarılara ve yeni atılımlara,dolayısıyla sorumluluk almaya yönlendirir.Çocuğa kendine yetmeyi ve kendini yönetmeyi öğretmek gerekir.Ona özgür bir ortam hazırlamalı,ayakları üzerinde durmayı,kendi kanatlarıyla uçmayı öğretmelidir..Çocuğun yaşına ve gelişim düzeyine uygun sorumluluklar verilip,başarması için desteklenmelidir.Secim yapması engellenmelidir.Sorumluluk alanlarında çocuğun çabalarına saygı gösterip kendi başına düşünüp sorunları çözmesi sağlanmalıdır.  

Ebeveynler olarak neler yapmaliyiz? 

• Mesajinizi iletin :Öncelikle cocugunuz, sizin ondan ne istediginizi net ve acik bir sekilde bilsin..mesela,  

o "kardesinle kavga etmeni istemiyorum"  

o "odani toplamalisin"  

o "her gün bir saat ders calismani istiyorum"  

• Simdiye dek kullandiginiz ve bir ise yaramayan cezalandirma yontemlerini birakin.  

• Cocugunuza, istediginiz yapmaz ise sonucun ne olacagini ve bundan da kendisinin sorumlu oldugunu soyleyin. Mesela,  

o "kardesinle kavga edersen sinemaya gidemezsin"  

o "odani toplamazsan arkadaslarinla bulusamazsin"  

• Bu son ve en önemli asamadir..SOYLEDIGINIZ SÖZÜN ARKASINDA DURUN..ASLA YERINE GETIREMEYECEGINIZ SOZLER SARFETMEYIN..  

 

Muhakkak cocugunuz israrla istemediginiz sekilde davranacakti, ancak sizin dediklerinizi yapacagindan emin olursa davranisini degistirecektir. 

 

SAYET BIR KEZ TUTARSIZ DAVRANIRSANIZ. BUNU EN KISA ZAMANDA SUISTIMAL EDILECEGINI BILMELISINIZ. 

Siz tutarli ve kararli oldugunuz sürece, cocugunuz davranislarinin sonucundan kendisinin sorumlu oldugunu ve yapmasi gereken bir isi yapmaz ise sonuclarina katlanmasi gerektigini ogrenecektir.. 

 

TOPLUMUMUZUN, DAVRANISLARININ SORUMLULUGUNU ALMASINI BILEN YETISKINLERE IHTIYACI VARDIR. 

 

  •  Özgüven, bir çocuğun kendisine yönelik iyi duygular geliştirmesi sonucu kendisini iyi hissetmesi demektir. Başka bir deyişle kendisi olmaktan memnun olması ve bunun sonucu kendisi ve çevresiyle barışık olması demektir. 
  • Kendine güven gösterilen çocuğun güveni gelişir. Üstelik kendine bağlanan umutları pekiştirmek, verilen olanakları değerlendirmek için güç ve çaba harcar. Bu nedenle, çocuklarla konuşurken kendilerine güvendiğimizi, onların seçiminin bizim için değerli olduğunu inandırıcı olarak belirtmeliyiz. 
  • Çocuğumuz bizden bir istekte bulunuyorsa ve bu istek kabul edilebilir bir şeyse, kısaca “evet” demek yerine, onun bir seçim özgürlüğü olduğunu vurgulayan sözlerle yanıt verebiliriz ; 

 

Çocukların Özgüvenlerini Geliştirmek İçin Neler Yapılabilir  

  • Eğer sen istiyorsan ! 
  • Eğer gerçekten istiyorsan ! 
  • Buna sen karar ver ! 
  • Bu senin seçimine bağlı ! 
  • Senin vereceğin karar benim için de geçerlidir ! 
  • Var olmalarının sizin için ne kadar önemli olduğunu onlara gösterin. 
  • Kendilerine olan özgüvenlerinde sarsıntı gördüğümüz an harekete geçin. 
  • Çocuğunuzun gerçek özgüveni sağlamasında yardımcı olun. 
  • Çocuğunuza kendisine has yeteneklerini ortaya çıkartmasında yardımcı olun. 
  • Yaptıkları ve ilgilendikleri şeylerin sizin için ne kadar önemli ve değerli olduğunu gösterin. 
  • Evinizde herkesin birbirine güveneceği bir ortam oluşturun. 
  • Çocuğunuza kendi davranışlarınızla örnek olduğunuzu unutmayın. 
  • Beklentileriniz çocuğunuzun seviyesinde olsun, onu aşacak beklentilerden kaçının. 
  • Çocuklarınıza sorumluluk verin.. 
  • Sadece çok özel yetenek ya da başarılarına değil, her şeyine değer verdiğinizi ve taktir ettiğinizi belirtin. 

 

  • Ne yaparlarsa yapsınlar onları bağışlayın ve sevgi ile emniyette olduklarını hissettirin. 

 

  • Birlikte vakit geçirin. 
  • Onların özgüvenlerini sağlayacak sözlerde bulunun. 

 

  • Çocuğunuzla ilgili problemleri onu suçlamadan ya da onun karakterini eleştirmeden tartışın. 
  • Kendini değerli görmeyen çocuk (özgüveni olmayan) yaşadığı aile, çevre, okul ve toplum içinde problemlere sebep olur. 
  • Özgüven, özgür ve demokratik aile ortamlarında, olayların nedenlerini açıklayan anne ve baba yaklaşımıyla gelişebilir. Baskıcı ortamda, uyguladıkları kuralların nedenlerini çocuklarına açıklama gereği duymayan ailelerde, yeterince gelişmez.  


  • Sorumluluk Nedir ? Sorumluluk, başkalarının haklarına saygı göstermek ve kendi davranışlarının sonuçlarını kabul etmektir. 


  • Çocuğa sorumluluk vermek, kişilik gelişimine pozitif yönde etkileyen ve hızlandıran bir unsurdur. 
  • Uygun dozda (yaşına, cinsiyetine, fizik gücüne uygun) yüklenen sorumluluk; 
  • *çocuğun kendine güvenini arttırır, 
  • *paylaşma ve başarma duygularını tatmin eder,  
  • *insiyatif koyma, çevresini ve kendini organize ve kontrol etme becerilerini geliştirir. 
  • Çocuğa kendine yetmeyi ve kendi kendini yönetmeyi öğretin. Öyle bir özgür ortam hazırlayın ki, ayakları üzerinde durmayı, kendi kanatlarıyla uçmayı öğrenebilsin. 
  • Çocuğa yaşına ve gelişim düzeyine uygun görev ve sorumluluklar verin. 
  • Çocuğun seçim yapmasına izin verin. 
  • Sorumluluk alma konusunda çocuğun gösterdiği çabalara saygı duyun. 
  • Onu görev ve sorumluluklarıyla baş başa bırakın. 
  • Onun adına düşünmek yerine, kendi başına düşünmesini sağlayın. Sorununu çözmek yerine, kendi sorununu çözmesine fırsat vermeniz, çocuğunuzun sorumluluk duygusunu geliştirecektir. 
  • Çocuğunuza sevildiğini, istendiğini ve sizin için önemli olduğunu hissettirin. 
  • Çocuğunuza iyi davranmanız ve yumuşak bir sesle konuşun. 
  • Çocuğunuzun deneyim ve girişimlerindeki yanlış sorunları kırcı biçimde eleştirmeyin. 
  • Evde net kurallarınız olsun ve bunlar duruma, olaylara ve sizin içinde bulunduğunuz psikolojik duruma göre değişmesin. 

 

 

Sorumluluk ile kişilik birbirini tamamlayan iki özelliktir. Kişilik sahibi olunmadan sorumluluk kazanılamaz. Peki, nedir kişilik? Söz sahibi olmak, kendi başına karar verebilmek, istemediği bir teklifle karşılaştığında ‘hayır’ diyebilmek, adam yerine konmak, kendisine saygısı ve özgüveni olmak, sevildiğini ve önemsendiğini bilmek... Bir öğrenci çok çalışıyor, iyi notlar alıyor, anne babasına ve öğretmenlerine karşı saygılı davranıyor olabilir; bu onun sorumluluk sahibi biri olduğu anlamına gelmez.  

Sorumluluk duygusu ana rahminde başlar dersem, fazla abartmış olmam. Son araştırmalar, ana rahmindeki embriyonun annenin duygularını hissettiğini ve paylaştığını gösteriyor. Buna göre, irade dışı ana rahmine düşmüş bir embriyo annenin hamileliği arzu etmediğini hissedecek, doğumdan sonra anneye karşı evlatlık sorumluluğu duymayacaktır.  

Çocuk ilkokula başladığı günden itibaren, sanki okula başlayan kendileriymiş gibi, bütün sorumluluğu anne baba üstlenir. Ödevini yapmadığı zaman anne baba huzursuz olur. Çocuğun tepesine dikilip ödevini yaptırmadıkça içleri rahat etmez. Aslında çocuk adına sorumluluğu üstlenme tâ bebeklikten itibaren başlar. Anne yedirir, anne giydirir, anne tuvalete götürür. Çocuk adına herşeye anne baba karar verir. Çocuğa seçme hakkı verilmez. Tok olduğu halde anne elinde kaşık çocuğun ağzına zorla mama tıkıştırır. Üşümediği halde üstüste kazak giydirerek çocuğu terletir. Çocuğa hediye verildiğinde, çocuktan önce anne baba atılır: "Amcaya teşekkür et."  

Her ihtiyacı anne baba tarafından karşılanan, devamlı neyi nerede ve nasıl yapacağı kendisine hatırlatılan, yanlış yaptığında azarlanan ve kınanan çocuklar gölge bir kişiliğe sahiptir. Anne babaya sormadan bir iş yapamazlar, kendilerine güvenleri yoktur. Karşılaştıkları bir problemi çözmekte güçlük çekerler. Böyle çocuklarda okul korkusu çok yaygındır, okula uyum sağlamakta zorluk çekerler.  

Sorumluluk duygusu kişilik gelişimiyle doğrudan orantılıdır. Duygularını, tepkilerini rahatça ifade etmesine, gerektiğinde ‘hayır’ demesine izin verilmeyen çocuklarda bağımsız bir kişilik gelişmediği için sorumluluk duygusu da kazanamazlar. Aşırı korumacı ve müdaheleci anne babalar çocuklarında köle bir kişilik geliştirdiklerinin farkında değildir. Kendi anne babalarından böyle gördükleri için çocuk yetiştirmenin doğru yolu bu zannederler. Baskı ve yönlendirme ile büyüdükleri için kendi duygularıyla bile nasıl başa çıkacaklarını bilemezler.  

Çocuk eğitiminde yapılan hataları sonradan telafi etmek mümkün değildir, çünkü çocuğun kişiliğine işlemiş bulunmaktadır. Aşırı koruma ve müdahele ile çocuklarınızın kişiliğini öldürmeyin. Ölü kişilikli, köle ruhlu insanların ne kendisine, ne insanlığa bir faydası olur. (A. Çankırılı) 

 

 

Yayınlanma: 21.01.2021 21:55

Son Güncelleme: 21.01.2021 21:55

Psikolog

Nihal

ARAPTARLI

Uzman Psikolog

7 Yorum
Kaygı (Anksiyete) Bozuklukları
Uzmanınla dilediğin yerden görüş:
Psikolog Merkezi: Online Seans

Şimdi indir, konuşmaya başla

App Store'dan İndirGoogle Play'den İndir
Bunları da sevebilirsiniz...

Kelimesiz Anlaşabilmek: Gözlerin, Ses Tonunun ve Şefkatli Dokunuşun İyileştirici Gücü

Hayatın koşturmacası ve karmaşası içinde bazen en çok susarken konuşuruz. İster küçücük bir çocuk olalım ister hayatın sorumluluklarını omuzlamış yetişkin bir insan; içimizin en derin yerindeki o ortak arayış hiç değişmez: "Beni görüyor musun? Beni duyuyor musun? Benim varlığım senin için gerçekten değerli mi?"Bu sorulara verilen en hakiki, en sıcak ve en iyileştirici cevaplar, çoğu zaman süslü cümlelerde ya da upuzun nasihatlerde saklı değildir. Bir çocuğun gözünün içine bakarken yüzümüzde beliren o ılık gülümsemede, zor bir günün ardından eşimizin ya da dostumuzun omzuna koyduğumuz şefkatli bir elde veya bir sevdiğimizin sesindeki o sakin melodide gizlidir. Kelimelerin bittiği, duyguların bedene büründüğü bu derin alana psikolojide sözsüz iletişim diyoruz. Aslında bu, kalbin kendine has, pürüzsüz ve kelimesiz dilidir.Sinema tarihinin en sarsıcı yapıtlarından biri olan Kevin Hakkında Konuşmalıyız filmini hatırlayalım. Filmi izlerken çoğumuzun yüreğini sızlatan o derin mesafe, sadece yaşanan sarsıcı olayların ağırlığından kaynaklanmaz. Asıl sancı, anne ile çocuk arasındaki o gözle görülmeyen, kelimesiz bağın bir türlü kurulamayışında ve o sıcak aynalanmanın eksikliğinde yatar. Ancak bu hikayeye bakarken amacımız asla bir anneye ya da bir çocuğa parmak sallamak, "Nerede hata yapıldı?" diyerek suçlayıcı yargılara varmak olmamalıdır. Aksine bu hikaye, hepimize son derece şefkatli bir ayna tutar. Bize bir insanın doğduğu ilk andan itibaren en çok neye aç olduğunu hatırlatır: Kelimelerden çok önce gelen, bakışlarla, ses tonuyla ve güven veren temasla dokunulan bir ruh bağına…İlk İki Yılın Mucizesi: Kelimeler Yokken Kalp Nasıl Konuşur?Dünyaya gözlerimizi açtığımız ilk anlarda konuşamayız. Mantığımız, kavramlarımız ya da düzgün cümlelerimiz henüz yoktur. Ancak duyguları tüm çıplaklığıyla hisseden bir yüreğimiz ve çevremizdeki dünyayı algılayan son derece hassas bir bedenimiz vardır.Bebeklik ve erken çocukluk çağında bir insanın dünyayı güvenli bir yer olarak algılamasını sağlayan şey, ona söylenen mantıklı nutuklar ya da kurallar değildir. Bebek, annesinin ya da bakım vereninin gözlerindeki o sakin bakıştan, kucağında hissettiği sıcaklıktan ve ses tonundaki o yumuşak ritimden beslenir. Beden diliyle ve hislerle kurulan bu görünmez uyum, çocuğun zihninde ve kalbinde ömür boyu taşıyacağı derin bir güven duygusu inşa eder. Annenin yüzündeki tek bir yumuşak ifade, bebeğe hiç konuşmadan "Buradasın, güvendesin ve seni sevgiyle kucaklıyorum" der.Eğer bu ilk yıllarda göz temasıyla, sesin sıcaklığıyla ve şefkatli bir temasla yeterince buluşabilirsek; hayata ve insanlara güvenmeyi öğreniriz. Ancak bir şeyler eksik kaldığında ya da koşturmacaların arasında bu sözsüz bağ kopuklaştığında, insan yetişkinliğe doğru büyürken içinde tarifi zor bir yalnızlık ve güvensizlik taşımaya başlar.Büyüsek de İçimizdeki Çocuk Sözsüz Dili ArarPeki, yetişkin olduğumuzda hayatımızda ne değişir? Upuzun cümleler kurmayı öğreniriz, mantıklı açıklamalar yaparız, saatlerce süren tartışmalar yürütebiliriz. Fakat ne kadar büyürsek büyüyelim, ruhumuzun o en temel ihtiyacı hiç değişmez.Bir düşünün: Çok yorgun, kırgın ya da endişeli olduğunuz bir anda yanınıza gelen bir yakınınızın size uzun mantık dersleri vermesi mi içinizi ferahlatır, yoksa sadece gözlerinizin içine bakıp elinizi şefkatle tutması mı?Çoğu zaman aynı dili konuştuğumuz halde sevdiklerimizle bir türlü anlaşamadığımızdan yakınırız. Kelimelerimiz "Seni anlıyorum" derken; çatık kaşlarımız, bakışlarımızdaki uzaklık ya da bedenimizdeki katılık "Şu an seninle değilim" fısıltısını yayar. Karşımızdaki insan, kelimelerimizden ziyade bu sözsüz mesajı alır ve araya görünmez kırgınlıklar girer. Çünkü insan ruhu, kelimelerden çok daha hızlı bir şekilde bakışların, ses tonunun ve beden duruşunun samimiyetini okur.Sözsüz iletişim, sadece bir çocuğu büyütürken değil; iki yetişkinin aşkını, dostluğunu ve bağını korurken de en güçlü sığınaktır. Birbirine sevgiyle bakan iki insanın sessizliği, içinde hiç kırgınlık barındırmayan en güzel sohbetten bile daha derindir.Yargılamadan, Şefkatle Kendimize BakabilmekHayat her zaman pamuk ipliği gibi pürüzsüz ve sakin akmaz. Bazen kendi yorgunluklarımız, gündelik hayatın stresi, ekonomik kaygılar ya da geçmişimizden taşıdığımız kırgınlıklar yüzünden sevdiklerimize o sıcak bakışı vermekte zorlanabiliriz. Çocuklarımızın coşkusuna aynı neşeyle karşılık veremeyebilir, eşimizin gözlerinin içine bakacak enerjiyi kendimizde bulamayabiliriz.Bu durum son derece insani bir haldir. Amacımız kendimizi ya da başkalarını yetersizlikle suçlamak değil; bu durumu fark ettiğimiz an şefkatle durabilmektir. Kendimize şu soruyu sorabilmektir: "Şu an hayatın gürültüsüne çok mu sığındım? Sevdiklerimle arama gürültüden bir duvar mı ördüm?"Şifalanma, kusursuz olmakta değil; koptuğumuz an yeniden o sıcak bağı kuracak küçük adımları atabilmektedir.Sözsüz İletişimi Hayatımızda Yeşertecek Sade AdımlarGünlük hayatın koşturmacası içinde sevdiklerimizle ve kendimizle olan o sözsüz bağı yeniden güçlendirmek için atabileceğimiz birkaç yumuşak ve şefkatli adım:Göz Temasında Kalın: Sevdikleriniz sizinle konuşurken elinizdeki telefonu ya da işi bir kenara bırakın. Sadece birkaç saniyeliğine bile olsa gözlerinin içine bakarak "Şu an tamamen seninleyim" mesajını verin.Ses Tonunuzun Ritimini Fark Edin: Kelimeleriniz ne kadar nazik olursa olsun, sesinizin arkasındaki gerginliği karşı taraf hisseder. Biriyle konuşmadan önce derin bir nefes alarak ses tonunuza yumuşak bir melodi ve sıcaklık katmayı deneyin.Temasın Şifasından Korkmayın: Küçük bir dokunuş, omza koyulan şefkatli bir el ya da içten bir sarılma, bazen saatlerce süren açıklamalardan daha çok güven verir. Temas, bedenlerimizin "Güvendesin" deme şeklidir.Sessizliği Paylaşmayı Öğrenin: Biriyle yan yana dururken sürekli konuşmak zorunda değilsiniz. Sadece aynı mekanda, sakin ve yargısızca bulunabilmek, sözsüz bağların en derin şeklidir.Kalbin Kelimesiz Diline YolculukSonuçta ister çocuk olalım ister yetişkin, hepimiz kelimelerin ötesinde anlaşılmak isteriz. Bir insanın hayatında bulabileceği en büyük zenginlik, bakışlarından ne hissettiğini anlayan, ses tonundaki kırgınlığı duyup sarılan ve yanında tek bir kelime etmeden güvende hissedebileceği insanların varlığıdır.Bugün sevdiklerinize ya da kendinize bakarken kelimelerin yükünü biraz olsun hafifletin. Bazen tek bir şefkatli bakış, bütün kırgınlıkları tamir etmeye yeter.

ONLINE TERAPİ Mİ, YÜZ YÜZE TERAPİ Mİ?

ONLINE TERAPİ Mİ, YÜZ YÜZE TERAPİ Mİ?Online Terapi Yüz Yüze Terapi Kadar Etkili mi?Evet. Bilimsel araştırmalar, özellikle canlı görüntülü görüşmelerle gerçekleştirilen psikoterapilerin, araştırılan birçok psikolojik problemde yüz yüze terapi kadar etkili olduğunu göstermektedir.2024 yılında yayımlanan, 54 bilimsel araştırmayı ve 5.463 katılımcıyı kapsayan kapsamlı bir meta-analizde, terapist eşliğinde uzaktan uygulanan bilişsel davranışçı terapi ile yüz yüze uygulanan terapi arasında tedavi sonuçları bakımından bir fark bulunmamıştır.Kaygı ve depresif belirtiler başta olmak üzere çeşitli psikolojik güçlüklerde yapılan araştırmalar da online psikoterapinin etkili bir seçenek olduğunu desteklemektedir.Dolayısıyla online terapiyi yüz yüze terapinin daha az etkili veya eksik bir versiyonu olarak değerlendirmek doğru değildir.Online terapi, uygun danışanlarda ve uygun koşullarda, yüz yüze terapi kadar etkili bir psikolojik destek yöntemidir.Elbette her psikolojik güçlükte ve her danışan için aynı uygulama biçimi uygun olmayabilir. Bu nedenle terapi süreci kişinin ihtiyaçlarına göre değerlendirilir.Online Terapi Nasıl Yapılır, Etkili midir ve Avantajları Nelerdir?Psikolojik destek almak isteyen birçok kişinin aklında benzer sorular vardır: “Online terapi gerçekten işe yarıyor mu?”, “Psikologla aynı odada olmadan kendimi anlatabilir miyim?”, “Yüz yüze terapiyle aynı çalışmaları mı yapıyoruz?”Bu sorular oldukça anlaşılır. Çünkü terapi denildiğinde çoğumuzun zihninde bir psikologla aynı odada karşılıklı oturarak yapılan görüşmeler canlanır. Oysa günümüzde psikolojik destek alabilmek için mutlaka aynı fiziksel ortamda bulunmak gerekmiyor.Online terapi, psikolog ve danışanın güvenli bir görüntülü görüşme aracılığıyla bir araya geldiği, bilimsel temellere dayanan profesyonel psikolojik destek sürecidir.Peki, online terapide neler yapıyoruz? Yüz yüze terapiden farkı nedir? Online terapi gerçekten etkili midir?Online Terapide Neler Yapıyoruz?Online terapi yalnızca görüntülü konuşmaktan ibaret değildir. Yüz yüze terapide olduğu gibi belirli hedefler doğrultusunda ilerleyen, bilimsel yaklaşımların kullanıldığı ve profesyonel sınırların korunduğu bir süreçtir.İlk görüşmelerimizde sizi terapiye getiren sorunları, yaşamınızda karşılaştığınız güçlükleri, beklentilerinizi ve değiştirmek istediğiniz alanları anlamaya çalışıyoruz.Kaygı, panik atak, depresif belirtiler, tükenmişlik, aşırı düşünme, özgüven sorunları, ilişki problemleri, öfke ve stresle baş etme gibi birçok konuda online görüşmeler gerçekleştirebiliyoruz.Terapi sürecinde düşüncelerinizi, duygularınızı ve davranışlarınızı birlikte değerlendiriyoruz. Sizi zorlayan durumlarda zihninizden neler geçtiğini, bedeninizde hangi tepkilerin ortaya çıktığını ve bu durumlar karşısında nasıl davrandığınızı anlamaya çalışıyoruz.Örneğin kaygı yaşadığınızda sürekli kötü senaryolar mı üretiyorsunuz? Belirsizlikten kaçınmak için her şeyi kontrol etmeye mi çalışıyorsunuz? Hata yapmaktan korktuğunuz için bazı şeyleri erteliyor musunuz?Bütün bunları birlikte değerlendiriyor, ihtiyaçlarınıza uygun çalışmalar planlıyoruz.Yani online terapide de yalnızca konuşmuyoruz. Duygularınızı anlamaya, düşüncelerinizle ilişkinizi değiştirmeye ve yaşamınızda yeni davranışlar geliştirmeye yönelik çalışmalar yapıyoruz.Psikologla Güven İlişkisi Online Ortamda Kurulabilir mi?Terapinin en önemli unsurlarından biri, danışan ile psikolog arasında kurulan terapötik ilişkidir.Danışanın kendisini anlaşılmış, dinlenmiş, güvende ve yargılanmadan kabul edilmiş hissetmesi terapi sürecinde önemli bir yere sahiptir.Peki, bu ilişki ekran aracılığıyla kurulabilir mi?Evet. Araştırmalar, terapötik ilişkinin online görüşmelerde de güçlü biçimde kurulabildiğini göstermektedir.Online görüşmeler sırasında da duygularınızı ifade edebilir, yaşadığınız olayları paylaşabilir, düşüncelerinizi değerlendirebilir ve terapistinizle birlikte çalışabilirsiniz.Psikolog, ses tonunuzu, yüz ifadelerinizi, kullandığınız kelimeleri ve görüşme sırasında gözlemlenebilen duygusal tepkilerinizi değerlendirebilir.Fiziksel olarak aynı odada bulunmamak, terapötik ilişkinin kurulamayacağı anlamına gelmez. Bununla birlikte online ortamda bazı bedensel ipuçlarının daha sınırlı gözlemlenebildiği de unutulmamalıdır.Online Terapinin Avantajları Nelerdir?Zamandan tasarruf: Terapiye ulaşmak için trafikte zaman geçirmeniz, ulaşım planlamanız veya uzun mesafeler katetmeniz gerekmez. Görüşmeye uygun bir ortamdan katılabilirsiniz.Mekândan bağımsızlık: Yaşadığınız şehirdeki psikologlarla sınırlı kalmadan ihtiyaçlarınıza ve çalışma alanlarına uygun bir uzman seçebilirsiniz.Esnek görüşme saatleri: Çalışma hayatı, aile sorumlulukları veya yoğun günlük program nedeniyle terapiye zaman ayırmakta zorlanan kişiler için uygun randevu saatleri planlanabilir.Terapi sürecinin devamlılığı: Taşınma, seyahat veya iş nedeniyle şehir değiştirme gibi durumlarda aynı psikologla görüşmeleri sürdürmek kolaylaşabilir.Kendi ortamınızda bulunma: Bazı kişiler kendilerini alışık oldukları bir ortamda daha rahat ifade edebilir. Özellikle terapiye başlamak konusunda çekinceleri olan kişiler açısından bu durum kolaylaştırıcı olabilir.Ulaşılabilirlik: Bulunduğu bölgede psikolojik destek seçenekleri sınırlı olan kişiler için online terapi önemli bir erişim olanağı sağlayabilir.Yurt dışında yaşayan ve kendi dilinde psikolojik destek almak isteyen kişiler için de online görüşmeler bir seçenek olabilir. Bu durumda ilgili ülkelerin mesleki ve hukuki düzenlemelerinin uygunluğu değerlendirilmelidir.Online Terapide ACT, Mindfulness ve Özşefkat Çalışmaları Yapılabilir mi?Evet. Online görüşmelerde yüz yüze terapide kullandığımız birçok psikolojik yaklaşım ve uygulamadan yararlanabiliyoruz.Kabul ve Kararlılık Terapisi (ACT) çalışmalarında düşüncelerimizle aramıza mesafe koymayı, zorlayıcı duygulara alan açmayı ve değerlerimiz doğrultusunda davranmayı ele alıyoruz.Örneğin “Ya başarısız olursam?” düşüncesini kesin bir gerçek olarak kabul etmek yerine, zihnimizin ürettiği bir düşünce olarak fark etmeyi çalışabiliyoruz.Mindfulness çalışmalarında dikkatimizi şimdiki ana yönlendirmeyi, bedenimizdeki duyumları fark etmeyi ve yaşadığımız duyguları hemen değiştirmeye çalışmadan gözlemlemeyi öğreniyoruz.Topraklama egzersizleri, nefes farkındalığı ve duygu isimlendirme uygulamalarını online görüşmelerde birlikte gerçekleştirebiliyoruz.Özşefkat çalışmalarında ise kendimize yönelttiğimiz eleştirel dili, hata yaptığımızda kendimize nasıl davrandığımızı ve zorlandığımız anlarda daha destekleyici bir yaklaşım geliştirmeyi ele alıyoruz.Ayrıca görüşmeler arasında günlük yaşamda deneyebileceğiniz farkındalık çalışmaları, davranışsal uygulamalar ve kişisel değerlendirme egzersizleri planlayabiliyoruz.Önemli olan, çalışmaların hangi odada yapıldığı değil, ihtiyaçlarınıza uygun biçimde yürütülmesidir.Online Terapiye Katılmak İçin Nelere İhtiyacım Var?Online terapiye katılmak için internet bağlantısı, kameralı bir telefon, tablet veya bilgisayar yeterli olabilir.Görüşmelerinizi kendinizi rahat hissedebileceğiniz, başkalarının sizi duymayacağı ve dikkatinizin mümkün olduğunca bölünmeyeceği özel bir ortamda gerçekleştirmeniz önemlidir.Gizlilik, kişisel verilerin korunması ve mesleki etik ilkeler online terapide de geçerlidir.Bazı ağır kriz durumlarında, acil müdahale gerektiren koşullarda veya yeterli mahremiyet sağlanamadığında yüz yüze değerlendirme ya da farklı sağlık hizmetlerine yönlendirme gerekebilir.Sonuç: Değişen Görüşme Ortamı, Devam Eden Terapi SüreciOnline terapi ile yüz yüze terapi arasında bazı uygulama farklılıkları bulunsa da her iki yöntemde de temel amaç, kişinin yaşadığı güçlükleri anlamak ve psikolojik iyilik halini desteklemektir.Online terapide de duygularımızı, düşüncelerimizi, davranışlarımızı ve ilişkilerimizi ele alıyoruz. Kaygıyla, belirsizlikle, zorlayıcı yaşam olaylarıyla ve kendimize yönelik eleştirel düşüncelerle nasıl ilişki kurduğumuzu birlikte değerlendiriyoruz.Bilimsel araştırmaların gösterdiği gibi, online terapi uygun koşullarda yüz yüze terapi kadar etkili olabilir.Online terapide değişen, psikoloğunuzla buluştuğunuz ortamdır. Birlikte yürüttüğümüz psikolojik çalışmalar, profesyonel yaklaşım ve değişim hedefleri ise devam eder.Psikolojik destek almak için yaşadığınız güçlüklerin daha da artmasını beklemek zorunda değilsiniz.Uzman Psikolog Hasan ÇelikErgen, yetişkin ve çiftlerle online psikolojik görüşmeler.
Hasan ÇELIK 30.10.2026

Kaygı ve Panik Atak İçin 7 Günlük Uygulama Rehberi

ACT, Mindfulness ve Özşefkat ile 7 Günlük Uygulama RehberiKaygıyla baş etmek için çoğu zaman onu azaltmaya, kontrol etmeye veya zihnimizden uzaklaştırmaya çalışırız. Ancak kaygıdan kurtulmak için gösterdiğimiz yoğun çaba, bazen kaygıyla daha fazla meşgul olmamıza neden olabilir.Peki, kaygıyı ortadan kaldırmaya çalışmak yerine onunla ilişkimizi değiştirmeyi denesek?Aşağıdaki egzersizler, günlük yaşamda farkındalık geliştirmek, düşüncelerle aramıza mesafe koymak, kendimize daha şefkatli yaklaşmak ve kaygıya rağmen harekete geçebilmek amacıyla hazırlanmıştır.Buradaki hedef her zaman iyi hissetmek değil, zorlayıcı duygularla birlikte de yaşayabilmeyi öğrenmektir.1. Ayaklarını Yere Bas: Topraklama EgzersiziSüre: 1–2 dakikaKaygılandığınızda dikkatiniz gelecekteki olasılıklara kayabilir. Bu egzersiz, bulunduğunuz anla yeniden temas kurmanıza yardımcı olur.İki ayağınızı yere yerleştirin. Ayak tabanlarınızın zemine temasını, oturduğunuz sandalyeyi ve bedeninizin ağırlığını hissedin.Çevrenizdeki sesleri fark edin.Kendinize şöyle söyleyin:“Şu anda kaygı hissediyorum. Kaygım burada ve ben de buradayım.”Amacınız kaygıyı uzaklaştırmak değil, kaygı varken de çevrenizle bağlantı kurabilmektir.2. Zihnim Bana Ne Söylüyor?Süre: 1 dakikaZihnimiz bazen düşünceleri kesin gerçeklermiş gibi sunar.“Kesin başarısız olacağım.”“Beni kimse sevmiyor.”“Mutlaka kötü bir şey olacak.”Bu düşüncelerin başına şu ifadeyi ekleyin:“Şu anda zihnim bana ... söylüyor.”Örneğin: “Zihnim bana başarısız olacağımı söylüyor.”Ardından kendinize sorun:“Bu düşünceye inanmak zorunda mıyım, yoksa onun varlığını fark ederek ilerleyebilir miyim?”Bu uygulama ACT yaklaşımındaki bilişsel ayrışma becerisini destekler.3. Duyguma Bir İsim VeriyorumSüre: 1 dakikaGün içerisinde durup kendinize sorun:“Şu anda ne hissediyorum?”Kaygı mı? Korku mu? Utanç mı? Belirsizlik karşısında huzursuzluk mu?Duygunuzu mümkün olduğunca açık biçimde isimlendirin.“Şu anda kaygı hissediyorum ve göğsümde sıkışma fark ediyorum.”Duyguyu tanımlamak, onunla daha bilinçli ilişki kurmanıza yardımcı olabilir.Her duyguyu hemen değiştirmek zorunda değilsiniz.4. Beş Duyuyla Şimdiki Ana DönmekSüre: 2–3 dakikaBulunduğunuz ortamda:Görebildiğiniz 5 şeyi belirleyin.Dokunabildiğiniz 4 şeyi fark edin.Duyabildiğiniz 3 sesi dinleyin.Fark edebildiğiniz 2 kokuyu belirleyin.1 tadı fark edin.Bu uygulamayı evde, işte veya günlük yaşamın farklı anlarında yapabilirsiniz.Amaç zihnimizi zorla susturmak değil, dikkatimizi mevcut çevreye yönlendirmektir.5. Nefesimi Kontrol Etmeden İzliyorumSüre: 2 dakikaRahat bir pozisyonda oturun.Nefesinizi değiştirmeden girişini ve çıkışını gözlemleyin.Zihniniz başka düşüncelere gittiğinde bunu fark edin.Kendinize kızmadan dikkatinizi yeniden nefesinize yönlendirin.Burada başarılı olmak, hiç düşünmemek değildir. Dikkatinizin dağıldığını fark edip yeniden yönlendirebilmektir.Nefese odaklanmak rahatsızlık veriyorsa çevrenizdeki seslere odaklanabilirsiniz.6. Kaygı Günlüğü TutuyorumSüre: 3–5 dakikaGün içerisinde kaygılandığınız bir olayı seçin.Şu soruları yazılı olarak yanıtlayın:“Ne oldu?”“Zihnim bana ne söyledi?”“Bedenimde ne hissettim?”“Kaygı karşısında nasıl davrandım?”“Bu davranış uzun vadede bana yardımcı oluyor mu?”Burada önemli olan kendinizi eleştirmek değil, otomatik davranışlarınızı tanımaktır.Özellikle kaçınma, erteleme ve sürekli kontrol etme alışkanlıklarını fark etmeye çalışın.7. Dur, Fark Et, SeçSüre: 1 dakikaKaygı yükseldiğinde hemen tepki vermek yerine kısa bir duraklama oluşturun.Önce durun.Ardından zihninizden geçenleri ve bedeninizdeki duyumları fark edin.Son olarak kendinize sorun:“Şu anda kaygımın söylediğini mi yapıyorum, yoksa benim için önemli olan davranışı mı seçiyorum?”Bu küçük duraklama, otomatik tepkiler yerine daha bilinçli seçimler yapmanıza yardımcı olabilir.8. Düşüncelerimi Bulutlar Gibi İzliyorumSüre: 2 dakikaZihninizden geçen düşünceleri gökyüzündeki bulutlar gibi hayal edin.Her düşünceye bir isim verin:“Gelecekle ilgili endişe.”“Yetersizlik düşüncesi.”“Kontrol etme isteği.”Bulutları dağıtmaya veya durdurmaya çalışmayın.Düşüncelerin gelip geçmesine izin verirken dikkatinizi bulunduğunuz ana yönlendirin.Unutmayın: Bir düşüncenin zihnimizden geçmesi, onun mutlaka doğru olduğu anlamına gelmez.9. Kaygıma Rağmen Küçük Bir AdımSüre: 5–10 dakikaKaygı nedeniyle ertelediğiniz bir davranışı belirleyin.Bir telefon görüşmesi, sosyal etkinlik veya uzun süredir bekleyen bir iş olabilir.Kendinize sorun:“Kaygım tamamen geçmese bile bugün hangi küçük adımı atabilirim?”Yapılabilir ve güvenli bir adım seçin.Bazen değişim, kendimizi hazır hissetmeyi beklemek yerine küçük bir davranışla başlar.10. Yakın Arkadaşıma Ne Söylerdim?Süre: 2 dakikaKendinizi eleştirdiğiniz bir anı düşünün.Aynı durumu sevdiğiniz bir arkadaşınız yaşasaydı ona nasıl yaklaşırdınız?“Bunu nasıl yapamazsın?” mı derdiniz, yoksa zorlandığını anlamaya mı çalışırdınız?Şimdi aynı cümleleri kendinize söylemeyi deneyin.Özşefkat, kendimizi haklı çıkarmak değil; zorlandığımız anlarda kendimize destek olabilmektir.11. Üç Adımlı Özşefkat MolasıSüre: 1–2 dakikaZorlandığınız bir anda üç cümleyi hatırlayın:Farkındalık: “Şu anda zorlanıyorum.”Ortak insanlık deneyimi: “Zorlanmak insan olmanın bir parçası.”Kendine nezaket: “Şu anda kendime nasıl destek olabilirim?”Bu cümleleri kendinize uygun sözcüklerle değiştirebilirsiniz.Amaç duyguyu bastırmak değil, zorlanırken kendinize daha destekleyici yaklaşmaktır.12. Gün Sonu Psikolojik Esneklik DeğerlendirmesiSüre: 3 dakikaGünün sonunda kendinize şu soruları sorun:“Bugün hangi durumlarda kaygı yaşadım?”“Kaygım beni hangi davranışlardan uzaklaştırmaya çalıştı?”“Kaygıma rağmen benim için önemli olan ne yaptım?”“Yarın kendime daha şefkatli nasıl yaklaşabilirim?”Gününüzü yalnızca ne kadar kaygılandığınıza göre değerlendirmeyin. Kaygı varken hangi davranışları seçebildiğinizi de fark edin.7 Günlük Uygulama PlanıPazartesi: Topraklama ve nefes farkındalığı.Salı: Zihnim bana ne söylüyor ve kaygı günlüğü.Çarşamba: Beş duyu egzersizi ve duyguları isimlendirme.Perşembe: Dur, fark et, seç uygulaması.Cuma: Bulut metaforu ve değerler doğrultusunda küçük adım.Cumartesi: Yakın arkadaşıma ne söylerdim ve özşefkat molası.Pazar: Gün sonu değerlendirmesi ve haftalık gözden geçirme.Son OlarakBu egzersizleri kusursuz uygulamak zorunda değilsiniz. Bazen dikkatiniz dağılabilir, bazen kaygınız artabilir veya uygulama sırasında hiçbir değişiklik hissetmeyebilirsiniz.Bunlar başarısız olduğunuz anlamına gelmez.Egzersizleri yalnızca kriz anlarında değil, günlük yaşamın sıradan zamanlarında da deneyebilirsiniz. Böylece farkındalık, kabul ve psikolojik esneklik becerilerini geliştirme fırsatı bulabilirsiniz.Önemli olan kaygının tamamen ortadan kalkması değil, kaygı varken de hayatımızda önem verdiğimiz şeylere yer açabilmektir.Uzman Psikolog Hasan Çelik
Hasan ÇELIK 30.10.2026